genel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
genel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Şubat 2022 Çarşamba

NİFAKSIZ İTTİFAKLARA

Tek Adam Yönetiminden çıkış arayışları devam ediyor.


Hiç şüphesiz ki AKP/MHP çevresi de bu arayışın bir parçası olarak görülmelidir.

Hem eldeki radikal tabanlarının ortada kalmaması, hem de sorumlu oldukları bu yıkım döneminden en az zararla kendilerini kurtarmak için….

Elbet bu durum söz konusu partilerin kurmaylarının ve derin devlet aktörlerinin masasında olan gündem maddeleridir.


Asli failler bakımından esas hedef egemenlik ilişkileri bozulmamalıdır. Sermaye düzeni kesintisiz kendini yeniden üretebilmelidir.  Yangında öncelikle kurtarılacak bu ajandanın üzerine “milli ve yerli değerler” yazılması da bu nedenledir. Onların arayışı nemalandıkları bu iflah olmaz düzene sağlanacak destek ve rızadan ibarettir.  

Hep birlikte yaşamaktayız ki Tek Adam Yönetimi, topluma Şahsım Cumhuriyeti olarak yansımaktadır. Ama acımasız bir sömürü, kıyıcı bir talan, insafsız bir ayrımcılık ile derinleşen eşitsizlikler, keyfi dayatmalar ve ırkçı/dinci yönlendirmeler eşliğinde toplumun büyük bir çoğunluğunda kapana sıkıştırılmışlık duygusu hakim kılınmıştır.

  
Kapital hegemonyasına, yoksunluklara itirazı olan, kula kulluğun her çeşidine muhalif olduğu bilinen herkesin bahanesiz, sorgusuz, sualsiz derdest edilebileceği en sefil, en kişiliksiz, en baskıcı hallerin tehdidi altında yaşamaya zorlanması sürdürülebilir bir yaşam biçimi değildir.  

Hiç kuşku yok ki bugün ittifaklara neden olan itici  güç Tek Adam Yönetiminin devamını mı istiyoruz,  sona erdirilmesini mi ? sorusuna aranan cevaplardır.

O nedenle iktidar bloğunun dışında kalan her bir bireyin, çevrenin ve siyasi anlayışın tek adam yönetiminden çıkış arayışlarının son derece önemli ve değerli olduğunun altı çizilmelidir.
 

Nifaksız ittifaklara geçişin kolay olmayacağı da bellidir. Devlet politikası olarak da desteklenen kutuplaştırmaların ve ötekileştirmelerin her alanda canlılığını ve etkinliğini koruyor olması, toplumun daha güçlü ve geniş tabanlarda bir araya gelmesine engel olduğu açık bir konudur. İktidar odaklarının da bu politikayı gönülden desteklediği ve varlığını bu bölünmüşlüğe bağladığı da bir gerçektir.  

Cumhur ittifakı bileşenleri dışındaki her kesimin hemfikir olduğu konu, toplumun dertlerine çare üretebileceği ve kendini ifade edebileceği ortamın oluşturabilmesinin öncelikli ve yegane yolu tek adam yönetim anlayışına son verilmesidir.

Bu aşamada 6 partinin Millet İttifakı adı altında bir araya gelmesi  son derece olumlu bir gelişmedir. Desteklenmeli ve geliştirilmesi için çaba harcanmalıdır.

Bunun yanında Millet İttifakı dışında kalmayı tercih eden veya bu ittifakın içinde yer almasının kötüye kullanılacağı düşünülen ama Tek Adam Yönetiminin sona erdirilmesi konusunda ortak hareket edecek farklı ittifak arayışlarının da devam ettiği bilinmektedir.

N. Hikmet “Bulut mu olsam” şiirinde dediği gibi  “... deniz olunmalı…”; denize ulaşan akarsular haline gelinmelidir. Bu dayanışma ve birliktelik, barışın, emeğin, eşitliğin, özgürlüğün, adaletin, laik ve bilimsel, toplumsal olandan yana bölüşümün, hukuk güvencesinin inşa edileceği demokratik bir hayata yelken açabilmemizi sağlayacaktır.


 

30 Aralık 2021 Perşembe

2020 ve 2021 den 2022 ye

Kendilerini bir matahmış gibi pazarlamaya ayarlı iktidar düşkünlükleri toplumu iyice hırpaladı ve bunalttı.
 

Şimdiki zamanlar 24 Ocak kararlarına, ve bu kararların neden olduğu 12 Eylül koşullarına ihtiyaç duymuyor. Yekpareleştirilmiş bir devlet ve iki dudak arasına sıkıştırılmış bir rejim var artık. 

 
Rejimin tek sözcüsünün “nas ortada, sana bana ne oluyor…” açıklaması ise  yaşanan gelişmelere tüy diken bir yaklaşım olmuştu.  

Siyasi iradenin bilim, akıl ve  toplumsal ihtiyaçlar üzerinden hareket etme niyeti olmadığı böylece resmileşti.


Bakara Suresi,   'Muhakkak ki sizi biraz korku ve açlıkla; mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle deneriz. ' yollaması ise toplumu yönetme konusunda acz içine düşüldüğünü ortaya koydu.


Uydurma bahanelerle muhalifleri ekarte etme işleri  Bakanı Soylu’nun  “ Biz kendimiz yapmıyoruz. Biz inanıyoruz ki bize yaptıran Allah’tır” sözleri siyasi iktidarın siyasetle, dünya hayatıyla, demokratik teamüllerle alakalarının da kalmadığının ilanı değil mi ?


İnanca dayalı, kutsallık atfedilen konuları siyasi çekişmelerin parçası haline getirmek, neden oldukları mağduriyetlere, hukuksuzluklara, bağlamından kopararak dinsel değerlerle ele alarak siyasi malzeme haline getirmenin kamusal bir yarar sağlamayacağı son derece açık. 


 
Dini söylemlere dayanmanın, iktidarda kalmanın şartı olarak görmek, aslında artık hiç bir şeyin eskisinden daha iyi yapamayacaklarının itirafı olarak görmek mümkün.

Bu durum, siyaseti, iktidar ve muhalefet ilişkilerini, eşitler arasında bir mücadele olmaktan çıkarmak isteyen tek adam yönetiminin, toplumun maddi gerçekliklerinden uzaklaştığı, köpürttüğü köpüklerle onları oyalama, anayasal düzenlemelere aykırı olarak  dini referanslarla destek toplama hesapları, toplumsal dinamikleri fazlasıyla hafife almaktan başka bir anlam taşımıyor.

 

Varsa yoksa bütün planlarını kapital hegemonyasını sürdürmek ve ne pahasına olursa olsun kamusal imkanlardan alabildiğine nemalanmak üzerine hareket eden  bir siyasal oluşumun, din iman konularını bu denli öne çıkarması, inandırıcılık sorunundan öte  yavuz hırsız ev sahibine baskın çıkar raddesine gelmiş durumda.

 

Gözümüzün önünde olup biten bütün bu haksız kazanç hamlelerini, acımasızca yoksullaştırma, dışlama ve muhaliflerinin hak ve hukuklarını tanımama politikaları dini referanslarla, kayıkçı kavgalarından farksız hale sokulmak istenen söz cambazlıkları ile bertaraf etmek mümkün görünmüyor. 

 

2020 pratikleri,  Covid 19 virüsünün etkisiyle, hayatta kalabilmek için tek başınalığın olamayacağını, toplumsal dayanışma içinde emeğin, barışın, açıklığın ve hakça bölüşümün yollarını hep birlikte döşememiz gerektiğinin kaçınılmazlığını ortaya koymuştu.  

 

2021 pratikleri ise eşitsiz yaşam koşullarını pekiştirenlerin, insan ve doğa kıyımı demeden sermaye çevrelerinin, çıkar gruplarının beklentilerine göre siyasi ve ekonomik tercihlerini sürdürenlerin, kimden güç almak isterlerse istesinler hiç birimizi temsil etme yeteneğinin olamayacağını gösterdi.  

 

2022 yılı bütün mağdurların, memnuniyetsizlerin, emeği, vicdanı, kimliği, tercihleri gasp edilenlerin kendi sözlerini dolaysız söyledikleri, böl yönet oyunlarına aldırmadan bir araya gelerek örgütlenmeleri; önlenemeyen salgınların, sermaye açgözlülüğünün, kötüye kullanılan kamu otoritesinin, adaletsizliklerin, kaşıkla verip kepçeyle almaların, kılıfına uydurulmak istenen hak ihlallerinin hayatlarımıza daha fazla musallat olmalarına son vereceği bir yıl olsun…
 


21 Mart 2021 Pazar

BUGÜNÜN ÖNCELİĞİ

“Geminin tek kaptanı olur,
gerisi mürettebattır.
Kalbin de tek sahibi olur,
gerisi teferruattır.”

Necip Fazıl Kısakürek’e atfedilen bu ifadeler AKP camiasının bir sloganı haline getirilirken belli ki “bütün kalbinle kaptana itaat et, teferruat olduğunu unutma” mesajı verilmek isteniyor.

İktidar partilerinde teferruat olmayı kabul etmeyenler gemiyi terk etmeye devam ediyorlar. Partiler kurdular, başka partilere geçtiler. Kalanların da iktidar nimetlerinden yararlanma ile vicdani muhasebeleri arasında kaldıkları günlerden geçiyoruz....

Şeyhler, şıhlar, tarikat hiyerarşilerine önem verenler olabilir. Ama mesele feyz alınan herhangi bir inanç dünyası, dar bir topluluğu ilgilendiren yönetişim veya sevda  meselesi olmaktan çıktı, ülkeyi yönetme anlayışına, hepimizi ilgilendiren bir saldırganlık haline dönüşmüş durumda.

Cumhur ittifakı çok açık bir şekilde birbirine yaslanarak ve kamu otoritesinden yararlanarak kendinden farklı düşünen toplumun her kesimini,  teferruat olarak gördüğünü ortaya koyuyor.

Korunmak istenen bir  statüko ve sürdürülmek istenen bir yönetim anlayışı var.
İktidar kendinden menkul milli ve yerli şifrelerine uymayan herkesi düşman ilan edip, cezalandırarak, dışlayarak sürekliliğini kurumsallaştırmak istiyor.  Çok fütursuzca, kendini hiç bir kurala bağlı hissetmeksizin, açıkça karşıtlarını ezmek, sindirmek ve seslerini kesmek için bütün resmî güçler seferber edilerek yapılıyor bütün bu operasyonlar…  

Bu statükoda korunan, kayıtsız şartsız kollanan, yalnızca kendi kazancını düşünen, insanın sefaleti, doğanın talanını umursamayan sermaye düzeni olduğuna artık kimsenin şüphesinin kalmamış olmalı.
Bu uğurda Türk/İslam değerleri ile Cumhuriyet/demokrasi değerlerinin karşı karşıya getirilmek istendiği, bu düzenin insani olmaktan çoktan çıktığı, toplumsal olanda yana hiç bir kritere bağlı hissedilmediği çok açık.

Toplumun en ilkel, en tutucu, en yasakçı ve en despot yanlarına hitap eden, idari, adli tüm kurumları kendi işine geldiği gibi kullanarak varlığını sürdürmek isteyen bu yönetim anlayışını hiç birimiz hak etmiyoruz.

Bu ülkenin yurttaşları olarak birbirimizle çatışmayı, kaotik bir ortama sürüklenmeyi, düşman hukukuna tabi kılınmayı bizler değil, siyasi irade istiyor. Elinde başka bir yönetim seçeneği kalmadığını düşünen iktidar odakları uyumlu olmadıklarını düşündükleri bütün çevreleri, yerel yönetimleri, siyasi partileri, emek ve meslek kuruluşlarını, kadın örgütlerini, akademi dünyasını, uzmanlık alanlarını ya vesayet altına alıyor, ya kapatmak istiyor, ya güvencesiz bırakıyor ya da yetkilerini kötüye kullanarak elini kolunu bağlamak istiyor…

Milletvekilinden, hak savunucularına, sıradan yurttaşlara kadar çocuk, genç, öğrenci, kadın, hakkını arayan emekçi, memur, serbest çalışan, dindar, Türk, Kürt toplumun hiç bir kesiminin sosyal, siyasal, ekonomik bakımından hukuk ve sağlıklı yaşam güvencesinin kalmadığı günümüz koşullarında;
elinde sopadan başka kendini ifade edecek kıymeti harbiyesi kalmayan bir yönetim anlayışına
karşı durmak, farklılıklarımızı bahane etmeden bir araya gelmek ve birlikte birlikte tutum almak hepimizin önceliği olmalıdır...

 


11 Şubat 2021 Perşembe

KENDİNİ BİLMEZLİK

Pandemi kısıtlamalarında çifte standart keyfiliğini sınırsızca kullanan siyasi irade, aynı zamanda sivil vurucu güçlerinin tekemmül etmeleri için elinden geleni yapıyor.

“Boğaziçili mi? Boğazdışılı mı ? bilmem …. bir gece vakti işinizi bitirir ertesi gün işe gideriz” tehdidini savuran “İslami ilim insanı”nın bu çıkışı; partili rektöre hitaben, “istifa etme yanındayız” çağrısında bulunan mafya liderini aratmadı.   

“Devletimin Yanındayım” “Cumhurbaşkanımın Yanındayım” paylaşımları, “Anayasamız Kuran Olsun” “hilafet isteriz” gösterileriyle ve bizzat vali destekli “hilafetçi anmaları ” ile hepsi bir arada birbirlerini  tamamlarken iktidar cenahında herhangi bir eleştiri konusu bile olmadılar.  

Anayasasızlığı ve siyasetsizliği ilke edinen siyasi iradenin yeni Anayasa önerisini ciddiye alan olur mu bilinmez ama, “Türk Uzay Yolculuğu” söylemi ile nelere kadir olduğumuzu düşünenler mutlaka  olacaktır. Gerçi bu durum, ayranı yok içmeye ... deyimini akla getiriyor olsa da; uzay yolculuğunun Kanal İstanbul gibi kamu kaynakları üzerine çöreklenmenin, iktidar çevresine sermaye transferinin bir başka versiyonu olarak, kullanılmaya elverişli bir malzeme olacağını öngörmemek mümkün değil.   
 
Kuşkusuz bütün bu meziyetlerimiz karşısında dış mihrakların boş durmadığı amentüsü pekiştirilmeye devam edilecektir. Olumsuzluk atfedilecek her gelişme için gösterilecek bu adres sayesinde kökü dışarda, maşa, vatan haini sıfatlarını kullanabilen siyasi iradenin omuzlarından büyük bir yük kalkmaktadır. 

Bu nedenle  “… aşı tedariklerimize engel oluyorlar, piyasalarla oynuyorlar, ekonomimizi çıkmaza sokuyorlar,  işyerlerinin kapanmasına, işsizliğin büyümesine, hayat pahalılığına, borçlanmamıza neden oluyorlar, mahkeme kararlarımıza karışıyorlar, yönetim anlayışımızı cinsiyetçi, istismarcı, fırsatçı, ırkçı, dinci yaftaları ile birbirimize düşürmeye çalışıyorlar, teröre destek vererek işçilerin yollara dökülmelerine, akademileri karıştırmaya, öğrencilerin meydanlara çıkmalarına, kadınları isyana, sonu nereye varacağı malum kimlik ve özgürlük taleplerine arka çıkıyorlar.” resmi açıklamaları  her daim kulaklarımızda çınlamaya devam etmektedir.

Bütün bu tekerlemeler ülkemizde iktidar olmanın şartlarıdır. Çünkü mesele muhalefette neler söylediğin değil, iktidarda nasıl kalacağın meselesidir. O nedenle değişmesi istenmeyen gerçekliğimiz, hakkı hukuku çiğnenenlerin, dışlanan ve muhtaç bırakılmaların, hepimize dayatılan siyasi tercihlerin sonucu olduğunun ört bas edilmek istenmesidir.

Şurası açık ki artık tereddüt edilmeyecek bir istikamette ilerliyoruz. Aman üzerimize oynanan oyuna gelmeyelim, milli ve yerliden şaşmayalım diyenler faşizmin taşlarını döşüyorlar. Kontrolleri dışında bir alan kalmasın istiyorlar.

Han Hakan, Kılıç Kalkan dönemlerine öykünenlere bir kez daha hatırlatmakta yarar var.  
Şimdi kapitalizmin zamanlarındayız. Ve bu düzenin bütün devlet biçimleri emperyalist ağlarla örülü finans kapitalin hegemonyasını tesis etme işlevi görüyor. O nedenle derinleşen kriz ve toplumu yönetememe hallerine düçar olan kapitalist sınıflar ülkemizde Türk/İslam enstrümanlarıyla faşizme yelken açmakta sakınca görmüyorlar. Devletin baskı aygıtlarının himayesindeki kendini bilmez kimi sivillerin en iflah olmaz duyguları da bu nedenle açığa çıkıyor. 

Toplum hayatında dolaylı veya dolaysız denetim sağlamak üzere kullanılmak istenen bu tür saldırganlıklardan medet uman siyasi irade elbette kendi çukurunu kazmış oluyor. Çünkü "hak ve özgürlükler topluma bahşedilecek değerler değil, hiç kimsenin onlardan alamadıklarıdır." O nedenle kendini galip sananlar, er ya da geç hep mağlup ayrıldılar bu yoldan.  



 

28 Ekim 2019 Pazartesi

BARIŞI KAZANALIM

Suriye savaşı başlatıldığı yıllarda kadrolu yorumcularımız, 
siyasetin hamaset liderleri, nasıl düşünüp, 
ne kadarını ifade edeceğimizin kararını veren 
yerli ve milli yaşam koçlarımız, 
yanı başımızda yeniden haritalar 
çizilirken seyirci mi kalsaydık diyorlardı.  

BARIŞ GÜZELDİR

4 yıl önce bugün Ankara Garı önünde 
İŞİD canlı bombalarının kendilerini patlatarak 
103 barış yanlısının yaşamına mal olan 
500 den fazla kişinin yaralandığı katliama 
tanıklık etmiştik. Şimdi İç İşleri Bakanı 
bu militanlarla ittifak edileceğinden söz ediyor.

İŞÇİ FİLMLERİ FESTİVALİ

14. Uluslararası İşçi Filmleri Festivalinde Kent ve doğa mücadelesine emek veren 
avukatlar olarak bana, Münip Ermiş'e ve Tuncay Koç' a verilen plaket nedeniyle düzenleme kuruluna teşekkür ederiz. 


8 Şubat 2019 Cuma

HUKUKSUZLUĞUN HUKUKU

Neden bu kadar çok insan iktidar diliyle
suçlanıyor, yargılanıyor?

Yargılanan insanlar neden açlık grevi yapıyorlar?

6 Eylül 2018 Perşembe

ÖNCE TEK ADAM SONRA HUKUK

Adli yıl başlıyor. Açılış Saray’da yapıldı.
Yargının kalburüstü kadrosu
“önce tek adam sonra hukuk”
karesinde yerini aldı.

14 Temmuz 2018 Cumartesi

MUHALEFET TESLİM OLMADI

Ülkeyi şirket gibi yöneteceklerini çok önceden ilan etmişlerdi.

22 Haziran 2018 Cuma

HAYDİ, YAPABİLİRİZ

24 Haziran seçimine saatler kaldı.
Son hamleler, son temaslardan sonra
hiç kuşku yok ki sandık güvenliği
sağlandığı ölçüde hangi adayların seçileceği,
seçmenin eğilimine göre belirlenecek...

4 Haziran 2018 Pazartesi

KENTLERE SEÇİM GELMİŞ…

Baskın seçim kararı ve ittifak senaryoları yeterli görülmeyince, vergi, prim, ceza ne varsa,

8 Aralık 2017 Cuma

TOKİ’ DEN KENTE VE MELTEM MAHALLESİNE TOKAT

Kentin merkezinde- Meltem mahallesinin denize bakan ön kısmında yer alan 33.000 kişilik

16 Kasım 2017 Perşembe

BÜTÜN UMUT EMEĞİNİN DEĞERİNE, HAKKINA SAHİP ÇIKABİLENDE

Pek çok Baro, dolaylı veya dolaysız, savunma dokunulmazlığına sahip çıktı…


Av.Selçuk Kozağaçlı’ nın gözaltı ile sorgulama sürecine ve tutuklama gerekçelerine itiraz etti…


Gerçi çağdaş hukukçuların meseleyi hissedilir ve anlaşılır kılma çabaları, savunma hakkının korunması hassasiyetine sağladığı önemli katkı da takdire şayandı…
 
Ama yine de bazı taşlar yerinden oynamadı… Ağırlığını korudu… Uluslararası hukuk örgütleri dahi ses verdi, Türkiye Barolar Birliği ses vermedi….
 
Oysa sorun şu veya bu avukat, onun siyasi görüşü olmadığı besbelliydi. Suçlamaları destekleyen delillerin göstermelik olduğu da ayan beyan ortadaydı.
 
Savunma hakkının esamesi bile dikkate alınmazken böyle bir temsiliyetin neyin peşinde olunduğu tartışılması bu nedenlerle kaçınılmaz görünüyor...
 
Zira bu durum ister istemez, yerinden oynamayan taşların siyasi otorite ile buluşma noktalarını da akla getiriyor. O nedenle de tartışma bütün bir toplumu doğrudan ilgilendirdiği için her alanda ele alınmayı hak ediyor.
 
Yaz boz kurallar… kollamalar kayırmalar… fetvalar… ahkamlar…delilsiz, ispatsız işinden gücünden etmeler, süründürme operasyonları ve bir kısır döngü haline getirilen gözaltılar, tutuklamalar ile bütün bir toplumun onuru ve geleceği üzerine kurulmak istenen bir tezgah ile karşı karşıya bırakıldığımızı görmemek insanın doğasına aykırı bir durum olsa gerek…
 

Siyasi iradenin arkasında hizaya girenler de dahil olmak üzere yasama ve yürütme ile birlikte yargısal faaliyetlerin de kötüye kullanıldığı konusunda kimsenin tereddüdü bulunmadığı zamanları yaşamaktayız…
 
Sahip çıkılması gereken savunma dokunulmazlıklarının, hukuksal güvencelerin kendi mahallesinden olmayanlar için kolaylıkla bir kenara bırakılabilme kapasitesini aşamamış olmak, temsiliyet makamında olanlar için elbette önemli bir sorundur.
 
Ancak bununla yetinmeyip, meslektaşı için hazırlanan mizansende yer alan alakasız delilleri destekler nitelikte açıklamalar yaparak, yargısız infaza imkan sağlamak, savunulabilir bir meslek etiği, kabul edilebilir bir temsiliyet olamaz…
 
Hepimizin hayatına hükmederek sürdürülmek istenen iktidar oyunları, kapısı açık bırakılan hemen hemen bütün resmi veya gayri resmi kurumların meşruiyetini, bağımsızlığını, güvenilirliğini alıp götürdü. Kamu otoritesinden bağımsız olmak zorunluluğu bulunan meslek örgütü temsilcilerinin mesleki ilkelerine aykırı yakışıksız ve teslimiyetçi söz ve davranışları ise bu gelişmeleri olağanlaştırmaktan başka bir işe yaramadı.
 
Etrafımız bu denli mağduriyetlerle, hak ve özgürlük gaspları ile çevrilmişken, önü alınamaz keyfiyetler sonucunda her an herkesin başına ne gelebileceği tedirginlikleri bütün bir toplumu sarmışken, bu dalgaların nimetlerinden yararlanmaya, elindekinden olmadan, daha da fazlasına sahip olmaya kendilerini kaptıranlar toplum vicdanlarında çoktan mahkum oldular…
 
Şurası açık ki bu ülkenin okumuşlarının büyük çoğunluğu ile köşe başlarını tutmuşları her kriz döneminde daha da köşeleşiyorlar. Kraldan çok kralcı olmayı vazife ediniyorlar… Derinden gelen dalgaların üstünde kalmak adına mesleki ilkelerini çiğnemekten çekinmiyorlar… Masumiyet kuralını hiç duymamış gibi davranabiliyorlar.
 
Hiç merak etmesinler. Herkes birbirini tanıyor. Barış, adalet ve özgürlük denilince “… mütareke döneminin işgal altındaki İstanbul’unun sözde aydınlarının kalıntıları” yakıştırmasında bulunabilecek kadar kendini kaybeden temsiliyet zavallılığı er ya da geç ama mutlaka tedavülden kalkacaktır…
 
Akademisyen, gazeteci, mühendis, avukat, öğretmen, işçi… meslek odası veya sendika… hangi meslekten olursa olsun, bütün bu olumsuz pratiklerden sonra, siyasi iradeden bağımsız, ayrım yapmaksızın meslek etiğine ve haklarına sahip çıkacak örgütlülük ve mücadele ile dayanışma içinde toplumsal olandan yana, keyfiyetten uzak siyaseti mümkün kılacaktır. 
Bütün umut emeğinin değerine, hakkına sahip çıkabilende…

20 Ekim 2017 Cuma

Diyemiyorsak yetti gari...

Belediye Başkanlarını tek taraflı irade/dayatma ile istifaya zorlamalar, istense de
istenmese de müftülere nikah kıyma yetkisinin çıkarılacağı vurguları olsa olsa güç bende, hukuk benim deklarasyonlarıdır.

Ne pahasına olursa olsun iktidar hesaplarıyla ilgilidir.
 
Ama aynı zamanda istişare/müşavere diyerek “ihanet” ile “hüsnü kabul” arasında, bir “araf” yöntemiyle toplumu yönetmek istenmesinin itiraflarıdır…
 
Şurası açık ki partili tek adamda cisimleşen devlet katından yansıyan her hamle, toplumu demokratikleşme ve barış içinde birlikte yaşama koşullarından hızla uzaklaştırıyor…
 
Eğitimde, sağlıkta, ticarette “helal” yaşam operasyonları da gerçekte tek adam muhafazakarlığını inşa etmeye yarıyor…
 
Bu koşullarda OHAL’in kaldırılma ihtimalini düşünmek bile abesle iştigal etmek anlamına geliyor…
 
Kabul etmeliyiz ki devletin ancak tek adam siyasetiyle yönetilebilir hale gelmesinden birinci derecede sorumlu olanlar “kapitallerinden” başka hiç bir değer umurlarında olmayan kapitalistler ve varlıklarını borçlu oldukları pazar kavgalarıdır, emperyalizm sarmalıdır…
 
O nedenle dinin metalaştırılması dahil her yolu mubah gören yönetim anlayışlarına mahkum edilmek isteniyoruz…
 
Zor kullanana teşvik, cellada kurban, katile mağdur denmiş kimin umurunda, yeter ki saltanatlar sürsün…
 
Oysa böyle bir piyasanın güvencesi olarak kullanılmak istenen hiçbir değer, eşitsiz yaşam koşullarından, insanın ve doğanın talanından, kıyıcılıklardan kendini sorumsuz tutması mümkün değildir…
 
Hiç birimiz bu sarmalı hak etmiyoruz. Çünkü bu haliyle her an bir ağa, bir oltaya takılan balıkların yaşamlarından, özgürlüklerinden fazlasına sahip değiliz… Gelecek güvencemiz olmadığı gibi, günün ne getireceğinin belirsizliği içinde yaşamaya zorlanıyoruz.
 
Elbette bu durum zorunluluklar dünyasının sonucu olarak gösterilemez .
 
Acılarıyla, ayrımcılığıyla, yoksunluklarıyla topluma fazlasıyla belletilmek istendiği gibi emeğin, haklarımızın, özgürlüklerimizin dünyası fani; dayatmanın, sömürünün, saltanatın dünyası olsun gani gani diyedir bunca mukadderat öyküleri…
 
Zaten tarih de böyle söylüyor, devlet katında saltanat kendiliğinden bırakılmıyor…
 
Toplumsal olandan yana bir muhalefet, toplumcu bir akıl ve yönetim anlayışı geliştirilemediği sürece fanilere hakkıyla hukukuyla insanca yaşama imkanı tanınmıyor…
 
Diyemiyorsak yetti gari...

26 Ağustos 2017 Cumartesi

İnsanileştiremediğimiz Koşullar …

Anayasa referandumundan sonra beklenen uyum yasaları KHK lerle düzenlenmeye devam ediliyor..

Siyasi iradenin öngördüğü devlet yapısı ve yönetim anlayışı her KHK ile parça parça ilan ediliyor.

Son olarak Milletvekili hakkında açılacak soruşturmalarda TBMM devreden çıkarıldı. Herhangi bir milletvekili hakkında herhangi bir bahane ile suç üstü hükümleri bile uygulanabilir ve sarf ettiği bir sözden dolayı derhal derdest edilebilir...

MİT'in CB'na bağlanmış olmasının ilanı ise bir nevi malumun resmileştirilmesi anlamını içeriyor....
Böylece tek adamın tek bir işareti, tek bir sözü ve tek bir bakışı ile devlet aygıtını emrine amade hale getirilmesinin taşları hızla döşeniyor...

Yakında tutuklanacak kişiler de KHK ler ile yayımlanırsa şaşırmamak gerekiyor...

Oysa bir Fransız yargı kararında da ortaya konulduğu gibi suçlamalar ile en temel hakkımız olan insanca yaşama hakkı hiç kimsenin tekeline bırakılamaz...

"... Adam bahçesindeki elmaları hırsızlardan korumak için denediği hiçbir yol sonuç vermeyince bahçesini çepeçevre demir parmaklıklara kapatıp, elektrik akımı verir. Bir kaç gün sonra demir parmaklıklar üzerinde kavrulmuş bir çocuk cesedi bulunur. Adam, mahkemede ısrarla demir parmaklıklara hırsızlığı önlemek için elektrik akımı verdiğini savunur. Ancak; bahçe sahibi, adam öldürme suçundan dolayı mahkum edilir… "

Kuşkusuz ki esas olan yaşam hakkımızdır... Sahiplikler, iktidarlar, güç ve dayatma, kin ve nefret, kendisi gibi düşünmeyene reva görülen işkence ve eziyet kimseyi vazgeçilmez kılmaz... kendinden menkul zora dayanan veya kendi dışındakileri yok sayan varlık nedenleri kimin kendi sonunu hazırlamamış ki ?

Nuriye ve Semih' in yargısız infazlarla işlerinden ihraç edilmelerine karşı başlattıkları açlık grevleri sürmekte iken teröristlikle suçlanarak haklarında dava açılması ve tutuklanmaları "at binenin kılıç kuşananın" devlet versiyonu olarak sahne aldı. Ama bu eğitim emekçilerinin kendi yaşamlarıyla vicdanlarımıza kazıdıkları mahcubiyetlerimizi siyasi irade mi tedavi edecek... ?

KHK ile İhraçlara karşı oluşturulan komisyonun kendisi haksız uygulamalarının itirafları değil mi ki bu insanların işe iade edilmesini istemek suç oluyor... ?

Avukatlık faaliyetlerinin Antalya ÇHD şube başkanı Deniz Yıldırım'ın tutuklanması için yeterli görüldüğü koşullarda hangi meslek güvenle sürdürülebilir halde olabilir ki ?

Bütün bir toplumu saran bu keyfi ve haksız uygulamaların neden olduğu mağduriyet yaraları giderek derinleşirken, siyasi iradenin tek adamlık hükümranlığına karşı toplumsal dayanışmanın taşlarını hızla döşemenin kaçınılmazlığını hep birlikte yaşamaktayız...

O nedenle kimse adaleti, hakkı, hukuku kendi çatısı altında aramamalı... Kimse kimseyi kendi bulunduğu yerde beklememeli...

Zamanı ve koşulları kendi içimizde olsun insanileştiremeden, keyfiliklere ve adaletsizliklere son veremeyiz....

12 Ağustos 2017 Cumartesi

Esas Sorun Biziz

Siyasi iradenin toplumu top yekün sindirme operasyonlarının esas olarak devleti
kendisi için yönetmek üzere kurguladığı konusunda hiç bir kuşku yok ...

İktidarın görünen yüzü buna "terörist temizliği" derken, "yeni bir devlet" kuruluyor söylemi de dolaşımdan düşürülmüyor...
"Ak sevda 16. yılında milletin emrinde daima birlikte" sloganının gerçekte bir "kara sevdaya" dönüştüğünü de hep birlikte yaşamaktayız...
Zira hangi milletin emrinde ve kimlerle birlikte olduğunu sektör sektör, branş branş, mezhep mezhep, aidiyetler, cinsiyetler, nedamete erenler ve yandaşlığın bin bir çeşit halleriyle dizi filmler kıvamında izliyoruz...
Ve ak denilen bu sevda öyle bir kara sevda halini alarak yürümekte ki : gerçekleşebilirliği imkansız, zamanın ve ihtiyaçların gerisinde kalmış, parlatılmaya çalışılan dinsel ritüellerle ve dogmatik öğretilerle kendini kabul ettirmek istiyor... Bu amaçla her türlü eziyeti, sıkıntıyı ve yoksunlukları bütün bir topluma reva gördüğünü ortaya koyuyor...
Bu süreçte umutsuz bir aşkın peşinde, melankolik bir körlük içinde, kendinden menkul kriterlerle suç ve ceza kavramlarının yeniden tanımlandığına tanık olmaktayız... O nedenle bu kadar fütursuz ve bu kadar saldırgan bir dil kullanabiliyorlar...
O denli ayıplarının ve kıyımlarının farkındalar ki kimse paylaşmasın, ülke dışına aktarılmasın diyebilecek kadar evrensel değerlere kapanma, zamana hükmetme sevdasına kapılmış durumdalar...
Klişe sloganlar ve haykırışlar, taşıma ve besleme kalabalıklar kimseyi aldatmasın...
Vatan millet Sakarya denilince her türlü engeli aşacaklarını umsalar da kendileri için vatan, millet ve başkomutan peşinde oldukları sürece, taşıma su ile değirmenin dönmeyeceğini, sevdalarını başkalarına dayatmamaları gerektiğini er ya da geç görecekler...
Elbette herkes farkında, tek adama bağlı parti devleti buyurganlığına mahkum edilmek isteniyoruz...
Sağımız solumuz tedirginlikler, ihbarlar, gizli tanıklar, hiç bir maddi delile ihtiyaç duyulmaksızın hak ve özgürlükleri gasp eden keyfilikler ve emirlere amade kamusal görevlilerle çevrili...
Ülkemizin zenginlik kaynaklarına el koyan, eşitsizliklerin, sömürünün ve talanın sahipleri, hep bana hep bana diyen düzenbazlıklar, işbirlikçiler, yancılar... sefillikleri ve çaresizlikleri sadakalarıyla avutan, bu yolla kendine bağlamak isteyen insafsızlıklar... hep zorla, masallarla, ninnilerle, gücü elinde tutanların sevdalarıyla var oldular...
Ancak şurası çok açık ki emeğine, hak ve özgürlüklerine sahip çıkanlar, vicdan ve adalet diyen Kürtler, yolundan dönmeyen Aleviler, Kadınlar, gençler, dışlananlar, sahipsiz bırakılanlar... inanç ve kökenlere bakılmaksızın hep birlikte kendi ortak sevdalarını kuramadıkları sürece daha çok oldu bittiye getirilen sevdalara katlanarak, başlarından savmaya çalışarak yaşamaya devam edecekler...
O nedenle esas sorun geçen 16 yılda değil, bir araya gelemeyen toplumsal dinamiklerde... kayıtsız şartsız özgürlükçü, eşitlikçi, demokratik, laik bir ülkede yaşama iradesini ortaya koyamayanlarda...

4 Ağustos 2017 Cuma

Zamana Hükmedilmez

54. Uluslararası Antalya Film Festivali’nde “ulusal film” kategorisi kaldırıldı…

1964 yılında “sanat şenliği” olarak başlayan ve ülkemizde yapılan film festivallerinin en uzun ömürlüsü olan bu festivalin ulusal film yarışmaları Türel yönetiminin açıkladığı karar doğrultusunda 3. kez kesintiye uğramış oldu…

1979 yılında yaşanan kesinti, yarışmaya katılan Yavuz Pağda’nın yönettiği Yolcular, Yavuz Özkan’ın yönettiği Demiryol ve Ömer Kavur’un yönettiği Yusuf ile Kenan filmleri yasaklanıp, bazı bölümleri kesilmek istenmesi üzerine tüm yapımcı ve yönetmenler festivalden çekilme kararı almıştı. Bu nedenle 16. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin uzun metraj yarışması iptal edilmişti.

1980 yılında ise 13-20 Eylül tarihleri arasında yapılması planlanan festival başlamadan bir gün önce 12 Eylül askeri darbesinin sıkıyönetim ilanı sonucu iptal edilmiş ve o sene de film festivali yapılamamıştı. .

1979 yılında sansüre karşı tepki, 1980’de 12 Eylül askeri darbesi nedeniyle yapılamayan film yarışmaları 48. Festival kapsamında kısmen de olsa telafi edilmek istendi ve 32 yıl sonra 2011 yılının festival programında oluşturulan jüri ile “geç gelen Altın Portakal ödülleri” verilmişti…

Türel yönetiminin Uluslararası Antalya Film Festivali’nde “ulusal film” kategorisini kaldırma kararının da, yasaklamaların, sansürün ve darbeden farksız OHAL koşullarının yaşandığı bir dönemde hayata geçirilmiş olması tesadüf olmasa gerek… 

Bu kesintinin ömrü ne kadar sürer ve ne zaman telafisi mümkün olur bilinmez ama bir bütün olarak sinema dünyasının bu karara destek vermediğini hep birlikte tanık olduk.

Hiç kuşku yok ki Türel yönetimi, 54 yıllık tarihi olan, Türkiye sinema dünyasına mal olmuş bu film festivalinin esas sahiplerinin, sanatçıların, yapımcıların, imalatçıların, eleştirmenlerin, seyircilerin beklentilerini, görüşlerini hiçe sayan, onları değersizleştirmek isteyen bir karar vermiştir.

Menderes Türel’in “hayal dünyası” olarak yansıtılmak istenen bu sürecin de tıpkı yıllarca kullandığı Kanal İstanbul kadar önemli saydığı Boğaçayı projesi yaklaşımından farklı bir yanı bulunmamaktadır…

Boğaçayı projesinde doğa koşullarına ve neden olacağa maddi zararlara karşın,  sanki mucize gerçekleştiriliyormuş gibi takınılan edalar ve göz boyayan görseller 3 yerel seçimde kullanılmıştı. Şimdi de aynı şekilde ulusal film kategorisini iptal edilerek devam edilmek istenen uluslararası Antalya film festivali ile ilgili sarf edilen süslü sözler, markalaşma ve cazibe merkezi yaratma söylemlerinin kendince puan toplama, daha büyük bütçelerle oynama, içi boş bir kendini kanıtlama hevesi olarak görülmesi abartılı bir yaklaşım olmayacaktır.   

Ancak bu kez, Antalya’nın kendisi ile gurur duymasına vesile olan, 54 yıl boyunca sıradan insanlarını da içine alarak geliştirdiği, kentin ve ülkemizin parçası olmuş bir ulusal film festivalinden söz ediyoruz… Ve bu ulusal film festivalinin ruhuna, işlevine ve sinema dünyamıza vurulmak istenen bir darbe gerçekliği ile karşı karşıyayız…

Türel yönetimi tıpkı 2. Dönem yönetime geçer geçmez sanatçıların toplanma, paylaşma, eserlerini sergileme  yeri olan ANSAN’ı polis zoruyla tahliye etmesi gibi, Antalya’lı sanatçılara reva gördüklerini bu kez Yeşilçam dünyasına uygulamaktadır.

Hiç kuşku yok ki bu karar eğitim sisteminin imam hatipleştirilmesi, müftülere nikah kıydırma, öğrencilere matematikten önce cihat kavramının belletilmesi operasyonlarından farklı bir boyut taşımamaktadır…

Kontrol edemediği, kendine benzetemediği, dönüştüremediği alanları etkisizleştirmek, gözden düşürmek ve giderek kendisinden olanlarla yeniden kurumsallaşma sürecinde sıranın Antalya film festivaline geldiği açıkça görülmektedir.

Kent sakinleri olan bitenin farkındadır… Türel yönetiminin devrim olarak nitelendirdiği hamlelerinin her birinin aslında karşı devrimin adımları olduğunu bizzat yaşamaktadırlar…

Kentte yaşayanlar, yaşam alanları için kendilerini ifade etmek istediklerinde onları kimin “zavallı” yerine koymak istediğini, kimler tarafından dışlandıklarını, hangi çevrelerin kayıtsız ve şartsız söz sahibi olduklarını gayet iyi bilmektedirler.

Zira, yeşil alanları, çevik kuvvetler, TOMALAR eşliğinde, neredeyse yerlerde
sürükledikleri kentlilerle birlikte betonlaştırmak isteyen bir kent yönetiminden bahsediyoruz…

Sahil şeritleri peşkeş çekilen, kamu arazileri, otogarı satılığa çıkarılan… Dağları, ormanları delik deşik… Menfaat çetelerinin kol gezdiği…Yaşam alanı savunucularının acımasızca katledildiği…

İşsizlikleriyle, hayat pahalılığıyla, emlak vergileriyle, kentsel dönüşüm master planıyla bütün dar ve sabit gelirli yurttaşlarını kent dışına sürgün etme hazırlığı içinde olan bir kentin sakinleriyiz…  

Ve “Kadınlar plajı” açmakla övünen ama cinsiyetçiliğini ve sahil işgalini dinsel referanslarla bertaraf etmek isteyen, denetimsizliğin kol gezdiği, keyfiyet şampiyonu, turistik olsun diye ölümüne koşturulan atların cansız bedenlerinin caddelerinde terk edildiği, gelişmiş ülkelerin gelmekten imtina etmeye başladığı “dünya kenti” Antalya’dan bahsediyoruz… 

Onun için bir kez daha söyleyelim ki iktidar olmanın dayanılmaz hafifliği ile alınan bu tür kararlarla zamana hükmetmek mümkün değildir. Savurganlık ve mirasyedilik örneği olarak tarihe geçilebilir ama her alanda olduğu gibi konunun taraflarıyla birlikte yapılacak değerlendirmelere, toplumsal gerçekliklerimize dayalı olmayan karar ve uygulamalar ne sinema dünyamıza ne de kentimize bir katkı sağlamayacaktır… 04.08.2017

21 Temmuz 2017 Cuma

OHALden Başka Hallere Bakalım

Deprem üzerine depremler yaşıyoruz…


İstanbul kentleşmesinin sular altında kaldığı günlerden sonra, yıldönümünde kurumsallaştırılmak istenen OHAL depremi ve Ege depremi doğa kanunları ile sömürünün/kıyımın kanunlarını bir kez daha karşı karşıya getirdi. Yaşam ile ölüm, varlık ile yokluk, kardeşlik ile düşmanlık arasında gidip gelen ömürlerimizi bir kez daha sorgulamamızı sağladı…
Bu karmaşık duyguların yaşandığı günlerde, sözümüzün, ilişkilerimizin iktidar icazeti ile geçerli veya geçersiz sayılacağı, 15 temmuz anma/kutlamaları ile bir kez daha tescil edildi.
Görüldü ki bu etkinlikler de iktidarın kendisini kayıtsız şartsız kabul ettirmesinin bir aracı olarak kullanılırken, kendi referanslarıyla devleti yeniden örgütlemek istedikleri bir duruş olarak sergilendi…
OHAL ilanının 1. yılının sonunda ortalama bir algıyla denilebilir ki, siyasi irade “kırıcılık” ve “kıyıcılık” ile ayakta kalmanın yollarını döşemek istiyor…
Verilen mesajlar ve uygulamalar çok açık.
İş adamları toplantısında kim nereden bakıyorsa öyle görmeli denildi. Güvencesiz, ucuz, örgütsüz, adeta köle, sürüsüne bereket, üstelik her daim grevsizlik ile mahkum bir emek dünyası yaratmakla övünüldü.
Yargısız infazlarla yürütülen bu hak kırıcılıklarının, doğa ve insan kıyımlarının adı haline gelen OHAL uygulamalarının, yoldan çıkmışlığın/çıkarılmışlığın mecburiyet halleri olarak yansıtılmak istenmesi ise en başından beri hiç inandırıcı olmadı.
Çünkü toplumun birbirinden kopukluğu, nemelazımcılığı, sindirilmişliği, yandaşlığı gibi özellikleri bir yana, gündelik hayatında iç içe olduğu işsizliklere, yoksunluklara, hayat pahalılığına, sürgünlere, dışlanmalara, dayatmalara, yargısız infazlara… daha da vahimi iktidar çevresinin malı götürmelerine, kayrılmalarına, racon kesmelerine, şatafat ve sefahatlarına mecburi katlanmalarının da, zora dayalı olarak sağlanmakta olduğu, herkesçe son derece farkında olunarak yaşanmakta…
Son günlerde yaşanan, hak ihlallerini takip eden ve bu ihlalleri kamuoyu ile paylaşmaktan başka işlevleri ve çalışmaları olmayan insan hakları savunucularının tutuklanması sınır ötesini aşarak dış dünya tarafından da fark edildi…
Ama bütün bu olup bitenler arasında muhalefeti sıkıştırmak hevesiyle fotomontaj fotoğraf servisi yapmaktan çekinmeyen bir hukuk profesörünün bakan olamama serzenişleri de görüldü…
TBMM 15 temmuz darbe girişimi araştırma komisyonu başkanının “yavuz hukukçu ev sahibini bastırır” hamlesi ile siyasi partilerin ortaklaşa hazırladığı rapora son dakikada tek taraflı eklemeler yapıldığının ortaya çıkması ile manipülasyonsuz işlerin yürümediği daha iyi anlaşıldı…
Hukuksal düzenlemelerin anlamını yitirdiği, hukuk uygulayıcılarının da “odun kırıcının hınk deyicisi” durumuna getirilmek istendiği bir atmosferde yaşamaya zorlandığımızı, görmek isteyenler görebiliyorlar…
Denilebilir ki OHAL'li 1 yılın sonunda, toplum karşılaştığı “depremlerle” kanayan yaralarının hangisine, nasıl derman bulacağının arayışı içinde…
Örneğin bu sürecin mağdurlarından, açlık grevleriyle “yara olduk kanar olduk” diyen Nuriye ve Semih için acilen adım atılması gerekmektedir. Kim ne derse desin karşılaştıkları haksızlığın giderilmesi ve işe iade edilmeleri talebiyle yaşamlarını ortaya koyarak başlattıkları açlık grevleri 135. güne ulaşırken bütün bir toplumda açtıkları mahcubiyet yarasına merhem olunabilir ve işlerine iade edilerek yaşama döndürülebilirler...
Yara acısı canın hissedildiği yerdir...
Mahcubiyet yarası ise duyguların kaybedilmediğini, hayatta olduğunu, itiraz edebileceğini, hakkını arayabileceğini gösterir...
Zamanın işleyişini insanileştirmek için herhangi bir engelimiz yok…

12 Temmuz 2017 Çarşamba

İlle De Adalet

İyi kötü adalet duygularımız vardı. 


Yakın zamanlara kadar “Ankara’da yargıçlar var” “Berlin’de yargıçlar var” gibi özdeyişleri destekleyen pratiklerimiz de olabiliyordu… Çok sayıda olmasa da haklıyı, mağduru ayırt eden, iktidar ile ters düşmeyi göze alabilen, sahipsiz, güçsüz bırakılanların lehine cesaretle kararlar verebilen yargıçlardan söz edilebiliyordu…

Ama mızrak çuvala sığmayacak kadar ayan beyan, hemen herkese dokunacak kadar yaygın ve hiç kimsenin hak etmediği kadar delilsiz, kendinden menkul keyfi uygulamalar, suçlamalar, yargılamalar ve cezalandırmalar ile adalete olan güvenin sıfırı tüketeceği de çoktan belli olmuştu. 

Bu durumu bek’a sorununa bağlayan, yurttaşlık haklarında ayrımcılık yapan, iktidarlarını bu yolla sürdürmek isteyenlerin ürettiği adaletsizlik devam ettiği sürece hiç birimiz güvende olamayacağız.

O nedenle farklı eleştiriler yöneltilse de  adalet yürüyüşü ve Maltepe mitingi ile bu kötü gidişin farkına varıldığı, bunun için herkesin kendi farklılıklarıyla bir araya gelerek sokağa çıkıldığı mesajları önemliydi.
Uzun süredir beklenen geniş tabanlı bu karşı duruşun gerçekleşebilirliği bu buluşma ile sağlanmış oldu…  

Abartılı yorumlar kadar, önemsizleştirici yaklaşımlar arasında gidip gelen taraftarlık duygularını bir tarafa bırakırsak, görünen o ki varlığımız, sözümüz, ilişkilerimiz kuralsızlık, biat ettirme, haddini bildirme halleriyle vücut bulmasın diyenlerin hayatın her alanında, dayanışma içinde, yürüyüşlerine devam etmekten başka seçenekleri görünmüyor…
Bu nedenle…
Eşitsiz yaşam koşulları uğruna yürütülen iktidar oyunlarının bağımlılık ilişkilerine kapılmayanlar,
herhangi bir egemenlik alanına yaslanmadan yaşamak isteyenler,
kimliğinden, kökeninden, cinsiyetinden, dilinden, düşüncesinden, yaşam biçiminden, inancından dolayı kendisine müdahale edilmesini istemeyenler,
yaşam alanlarında, okulunda, mahallesinde, iş yerinde söz, yetki, karar sahibi olmak isteyenler... 
alın teriyle, onuruyla, insanca yaşamak için  “adalet yerini bulsun, isterse kıyamet kopsun” demekten vazgeçmeyeceklerdir.      

-
Bültenimize Katılın