2 Ocak 2000 Pazar

Yerel Yapılanma

Yerel yönetimler, devletin ekonomik yasalarınca belirlenen politikalarını yansıtan ve bu
yolla ekonomik gelişme üzerinde etkide bulunması istenen bir bütünün parçalarıdır. O nedenle belirli bir toplumda yerel yönetimler üzerinde geliştirilecek bir düşünce veya model, her şeyden önce benimsenen devlet yapısını ve işleyişini de doğrudan ilgilendirmektedir.

Doğrudan üretim sürecine müdahalede bulunma tekeline sahip olan devlet, yerel yönetimlere de üretim sürecini yeniden düzenleme işlevini yüklemektedir. Bu işlevin sürekliliğinin güvence altına alınmasını da devlet üstlenmiştir. O nedenle altyapı, ulaşım, mekanın örgütlenmesi, genel sağlık, dış koşulları yerine getirmek ve değişim sürecinin ve tüketimin sürdürülmesi için gerekli önlemleri almak üzere yerel yönetimlerin ekonomik, sosyal ve hukuksal düzenlemelerine merkezi yönetim yön vermektedir.
Bu düzenlemelerin finansman kaynağı ve yaygınlığı doğal olarak ülkenin gelişmişlik ve sermaye birikiminin gerçekleşme düzeyine, yerli veya yabancı sermayenin ilgi ve etkinliğine göre değişkenlik göstermektedir. Bu anlamda yerel yönetimler;
1-Sermaye birikimine dolaylı ve doğrudan katkıda bulunurlar. Bu katkıyı mal, hizmet ve para(kredi) alımı yoluyla kaynak aktararak, rant geliri yaratan kararlar üreterek, rant dağıtarak; fiziksel altyapı yatırımları yaparak sürdürürler.
2-Nüfusun fiziksel ve kültürel varlık koşulları için gerekli en az temeli sağlayarak iş gücünün yeniden üretimine katkıda bulunurlar.
3-Yönetim olgusuna içsel olan düzenliliği ve düzeni sağlama-koruma işlevini yerine getirirler.
Olağan koşullarda ülkenin zenginlik kaynakları üzerinde ve dolayısıyla devletin yönetiminde söz sahibi olanlar yerel yönetimlerde de söz sahibidir. O nedenle hem merkezi hem de yerel yönetimlerin esas olarak toplumsal yapıda var olan farklı çıkarları dengelediği, tarafsız ve toplumsal çatışmaların üzerinde bir konuma sahip olduklarından söz edilmez. Aynı şekilde toplumsa sınıf ilişkilerini görmezden gelerek ‘’halkın gereksinmelerini karşılamak- halka kentsel hizmet sunmak’’ gibi yuvarlak yaklaşımlarla yerel yönetimleri değerlendirmek gerçekçi değildir.
Zira yerel belirleyiciler de hem üretim, hem dolaşım, hem de tüketim çeşitliliği alanında, genel olarak sermayenin dünyasının parçasıdır ve onun pazardaki yerine ve ihtiyaçlarına göre hareket etmektedirler. Başlangıçta devlet yapılanmasının himayesinde geliştirilen, giderek devleti kontrol eden ve yönlendiren konuma ulaşan sermayenin şimdi de küreselleşme politikalarına koşut, uluslararası sermaye ile iç içe ‘’pazardan daha fazla pay almaya’’ yönelik girişimleri artık yerel hayatı doğrudan ilgilendirir duruma gelmiştir. Bu durum merkezi yönetimi farklı düzenlemeler yapmaya zorlamaktadır. Çünkü bu ‘’hiyerarşik’’ ekonomik ilişkiler, yerel parçaların konumunu ve gelişmesini doğrudan belirler hale gelmektedir. Bu süreçte yerel unsur, bölgesel-ulusal hatta ulus üstü büyüklükteki sermaye gruplarına ve üst düzeylerde belirlenen tercihlere bağımlı hale gelmektedir. Ama bu tercihin politika haline dönüştürülmesi ve emredici bir güçle uygulamaya konulma tekeline sahip olan merkezi nitelikteki siyasi karar organlarına duyulan ihtiyaç devam etmektedir.
Bu nedenle merkeziyetçilik varsa yerel yönetimler güçsüzdür yaklaşımı çok anlamlı değildir. Örneğin 1930 tarihli Belediye yasası en geniş yetkilerle ve ayrımsız bütün yerel yönetimler için temel oluşturmakta iken, merkezi yönetimin tercihli uygulamalarına engel teşkil etmemiştir. Bu nedenle kapitalist üretim ilişkilerini çevreye yayılma merkezi olarak seçilen İstanbul, Ankara, İzmir her zaman ayrıcalıklı bir konuma sahip olmuştur. Bu amaçla kırsal belediyelerin kaynakları kentsel belediyelere aktarılmıştır. Bu tercihlere bağlı olarak hangi yerleşmelerde sınai birikim için altyapı gerekiyorsa kaynaklar o yerleşme belediyelerine doğru aktarılmıştır.
Bugün, dış ve iç dinamiklerin, zorlamasına bağlı olarak, gerçekleştirmek istenen yeniden yapılanma sürecinde, yerel yönetim kurumlarına yüklenmek istenen yeni işlevler yine merkezi yönetimin emredici gücüyle sürdürülmektedir. O nedenle sorun ‘’ vesayet’’ ve ‘’özerklik’’ ikilemine sıkıştırılmayacak kadar ekonomik ve siyasi bir sorundur. Yerel kurumlaşmaya ve özel olarak yerel yönetimlere ilişkin her reform talebi temel de toplumsal sınıf ve kesimler arasında yeni bir denge arayışıdır. Denge sistem içinde bulunamadığında, iktidarda bulunan güç, yerel örgütlenmeyi kendi gücüne koşut olarak yenden kurmak istemektedir.
Böyle bir yapılanmada, planlama, katılım, demokrasi, açıklık hatta seçimler bile göstermelik kalmakta, esas amaca hizmet ettiği ölçüde kullanılmak istenmektedir. Doğal olarak bu yaklaşımın bir sonucu olarak çarpık ve sağlıksız yapılaşma, yerel imkanların yararlanılmasında yaşanan adaletsizlikler, kamusal alanların ve kamusal hizmetlerin özelin çıkarlarına uygun yeniden düzenlenmesi, gelirin devlet bütçesi içindeki yeri, zaman içinde merkeze çekilen kimi görevlerin bulunması, merkezin son söz sahibi oluşu, yerel yönetimlerin ‘’güçsüzlüklerini’’ kanıtlamamaktadır. Çünkü kentleşme ve yapılaşmaya ilişkin bu bütün olumsuz sonuçlar mevcut kapitalist yapılanmanın sorunlarıdır.(2.1.2000)
-
Bültenimize Katılın