Tek Adam Cumhuriyeti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tek Adam Cumhuriyeti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Mayıs 2021 Perşembe

AVA GİDERKEN AVLANMAK

Siyasi irade, yalnızca kendi siyasi ve özel beklentilerini tahkim etme esasına göre hareket etmiyor. Son gelişmelerle de anlaşılacağı üzere bütün bir toplumu etkisiz kılmaya yönelik hukuk dışı, gayrimeşru yöntemlerle toplumsal çürümenin ve yozlaşmanın kurumsallaşmasına da neden oluyor. 
 
Bu süreçte karşılaştığımız icraatlar da ortaya koydu ki, siyasi irade kendisini avcı, kendisinden olmayanları av olarak görüyor. (“Av Mevsimi” https://antalyakentyazilari.blogspot.com/2020/09/av-mevsimi.html )

 

İktidarın çevresinde birbirine tutunan dinci ve ırkçı kadrolar ile bunlara eklemlenmiş çıkar çevrelerinin tek argümanı kalmıştı. “Biz gidersek devlet batar, kaos gelir”. diyorlardı. Oysa zaten kaos içine sokulmuş batık bir devletin mimarı oldukları belirginleştikçe iktidarda olmalarını haklı kılacak bir neden kalmadı. 

Bir mafya liderinin yer, isim ve sonuç vererek yönelttiği ithamları, Cumhur ittifakını, kanunların işletilmesinden yana tutum alamayacak kadar acz içinde bıraktı. Meclis araştırmasını ve hukuksal süreci kendilerini ele verecek bir tehdit olarak görmeye başlamaları iktidarın varlık nedeninin sorgulanmasını gerektirir.  

AKP genel başkanı, ithamlara pabuç bırakmayız derken, İYİ Parti genel başkanına Rize’de karşılaştığı sataşmalar hakkında “daha durun bakalım başınıza neler gelecek, bunlar iyi günleriniz” sözleriyle adeta mafya dili kullanabilir hale geldi.

Bu yaklaşım hiç kuşku yok ki, iktidarın siyaset tarzının rakiplerine pabucu ters giydirmek üzerine kurulu olduğu, bu amaca yönelik gayri meşru  yol ve yöntemlere başvurmaktan kaçınmayacaklarının itirafı niteliğindeydi.

Her geçen gün bir yenisi ortaya dökülen bu gayri nizami düzenin kirli ilişkileri iktidar partilerinin  çatılarının altında egemen bir anlayış olarak var olduğu, bizzat teşkilat başkanlığı yapmış yetkilinin açıklamaları ile inkar edilemez bir hal aldı.  

Bu sözlerin sahiplerinin birisinin Cumhurbaşkanı, diğerinin İç İşleri Bakanı olarak devlet katında yer almaları toplumun içine tutulmak istendiği çukurun derinliğini ortaya koyuyor.

İçi boşaltılan merkez bankası, satılığa çıkarılmış her türlü kamusal değerlerimiz, kayırma ve dışlama üzerine kamu otoritesini kötüye kullanmaktan başka kendine çıkış yolu bulamayan bir siyasi iktidar bu toplumun geleceğine yön veremez. 

Ceberrut bir devlet hayali kurup, küçük bir azınlığın değirmenine su taşırken nemalanacağını düşünenlerin de bu çarkın içinde kullanılacağını, kendisine olan saygısını da tüketerek sonunda harcanacağını öngörmemesi mümkün değil.

Bir mafya düzeninin aktörleri haline gelen siyaset, bürokrasi ve ticaret erbabının sonunun gelmesinin devletin sonunun gelmesi demek olamayacağı çok açık.
Din, iman, bayrak, vatan üzerine üretilen “film tekrarları”, dış güçlerin oyununa gelmeyelim söylemleri bu düzenin faillerini aklamış olmamaktadır. 

Hep birlikte yaşıyoruz, iktidar milli ve yerli dedikçe ortalık yerle bir olmaktadır. Büyük hedefler gösterdikçe,  büyük soygunlar, büyük yağmalar, kabul edilemez hukuksuzluklar yaşanmaktadır.

Siyasi irade ava giderken avlandığının, hak hukuk tanımaz, suçu ve suçluyu korur hale geldiğinin farkındadır ama kendisini avcı, kendisinden olmayanları av olarak görmekten vazgeçmeyeceğini deklare etmiştir. 

 

Bir Afrika atasözünde ifade edildiği gibi “aslanlar kendi tarihlerini yazmadığı sürece, avcı hikâyeleri her zaman avcıyı yüceltecektir.”  O nedenle toplumda çok daha büyük bir güç oluşturan demokrasi, eşitlik, özgürlük ve laiklikten yana kesimlerin, hakça paylaşımı, barışı, insanı ve doğayı savunanların  
bir araya gelerek demokratik yol ve yöntemlerle güçlerini göstermeleri, artık yeter diyebilmeleri gerekir.

30 Nisan 2017 Pazar

Boşuna Değil

Anayasa referandumu ile meşruiyeti kalmadığı tescil edilen şark kurnazlarının çaldıkları
minarelere kılıf uydurmaları artık mümkün görünmüyor...

Partili tek adamın meclisi işlevsizleştirerek güdümlü bir yargı ile toplumun hakkaniyet duygularını tatmin edebileceğini ummak zaten hayalden öte kaba bir aldatmaca ve dayatma ile mümkün olabilirdi, nitekim öyle de oluyor...
 
Yaptırım uygulama otoritesine sahip olmak başka, yönetimsel yetkilerin haklı, adil ve kabul edilebilir nedenlere dayalı olması başkadır...
 
Tam ortasından ikiye ayırdıkları toplumu, referandumda elde edebildikleri şaibeli sonuç ve yönetememe kaygısı ile uzatılan OHAL,
 
diğer kamu kurumları gibi itibarsızlaştırılan YSK,
 
siyasi kadrolarıyla doldurulan yargı, Uluslararası ilişkilerdeki acz hallerinin üzerini örtme dilleri,
 
Antalya Valiliğinin alkollü içki kullanıcılarına yönelik çıkışı,
 
KHK ile evlilik programlarına konulan yasaklar vs gibi oldu bitti karar ve uygulamalar yanında;
tek adam için partiye kayıt ve kongre takviminin başlatılmış olması da gösteriyor ki bütün gayretleri ve niyetleri yalnızca toplumun % 50 + 1 ine hitap etmek, onların sempatisini ve desteğini devam ettirmek ve bu yolla ayakta kalabilmek içindir...
 
Bu nedenle de toplumun diğer yarısına saldırmadan, yargısız infazlarla kamusal alanlarda tasfiyeye yönelmeden, savaş koşullarını sürdürmeden kendilerini güvende hissedemeyecekler...
 
Son KHK ler ile araya sıkıştırılan Mersin, Muğla, Diyarbakır, Denizli, İstanbul barış akademisyenlerinin bir kısmı daha kamu görevlerinden ihraç edilirken kamu görevlerinden ihraç edilenlerin açtığı davaların külfetleri kendi üzerilerinde bırakılarak komisyona havale edildi.
 
Hukuksal süreçleri rayından çıkararak, uzatarak, mağduriyet sahiplerini nedamet getirmeye zorlayarak, toplumun diğer yarısını da ya bu yolla teslim almanın ya da hiç bir haktan yararlandırmamalarının mümkün olabileceğini sanıyorlar..
 
Oysa dışlanmışlıklara, haksızlıklara ve hukuksuzluklara karşı duran çok geniş bir kitle var bu ülkede...
 
Son 2 haftada olup bitenlerden de anlaşıldığı gibi % 50 -1' in bütün bu olup bitenlere Hayır demesi boşuna değil...
 
Özgürlükçü, demokratik, laik bir hayat için bu kapalı devre sermaye düzeninin keyfiyetlerini kabullenmeyenlerin, emeğinin hakkını almak için sonuna kadar mücadele edenlerin, farklılıklarımızla bir arada yaşamayı savunanların iradeleri, kararlılığı ve dayanışması ile aşacağız bu kendini bilmez günleri...

20 Nisan 2017 Perşembe

Yenmesini öğrenmek elimizde…

Yangından mal kaçırır gibi açıklamalar, balkon gösterileri ve nihayet atı alan Üsküdar’ı
geçti duyurusu yapılarak hukuksuzlukları, ulusal ve uluslararası gözlemci raporlarını, yargısız infaz yaklaşımlarını bertaraf etmek, bu yolla kendini legalize etmek mümkün değil…

Olan bitenler gizlenip, inkar edilemeyecek kadar kayıtlı, belgeli ve kanun hükmüyle ispatlı…
Boşuna dememişler, “at yularından insan ikrarından tutulur”

Uygarlık kriterleri yerine dayatmacılığın dili ve tezahürleriyle toplumu koşullandırmaya kararlı olanların kin, intikam, hakimiyet operasyonlarının sonu gelmeyeceği, anayasa referandumu ile bir kez daha tescil edilmiş oldu…

Şimdi sıra açık veya gizli hayır diyenlerde,

emeğine, hakkına, özgürlüklerine sahip çıkanlarda…

Her hangi bir liderin icazetine ihtiyacı olmaksızın herkes için eşitsizliklere, haksızlıklara karşı çıktıkça demokratikleşebileceğimize, barış içinde birlikte yaşayabileceğimize inananlarda…

Bütün meselenin, kendi geleceğini kendisini muktedir sananlara emanet etmemek olduğunu düşünenlerde…

Hile hurda, havuç sopa...

yenile yenile yenmesini öğrenmek elimizde…

13 Nisan 2017 Perşembe

Sermaye dünyasının iktidar oyunlarını bozacağız

Bir yol ayrımındayız… İktidar, tam ortasından ikiye yarılmış topluma nasıl yönetilmek
istediği konusunda tercihini soruyor…

Aslında soru “kırk katır mı kırk satır mı ?” tarzında…
 
Oysa, demokratik sistem veya demokratik yönetim arayışlarında, halkın yönetime katılım kanalları nasıl sağlanmalı sorusuna cevap aranır. Ama bu konu hiçbir aşamada bu haliyle gündeme bile alınmadı....
 
Bununla da yetinilmedi, iktidar hazırladığı anayasa değişikliği teklifine “EVET” tercihinde bulunulmasını sağlama operasyonları gerçekleştirdi. Yurt içinde veya dışında devreye sokulan resmi, özel her türlü girişim ile OHAL uygulamaları da gösterdi ki iktidar kendi çaldı kendi oynadı…
 
İktidarın gizlisi ve acelesi olduğu da her halinden belliydi… Oylamaya sunulan teklif metni kadar, kayıkçı dövüşü halinde sürdürülen kampanyasının üslubu ve tarzı da anti demokratik ve yakışıksızdı...
 
Hiç kuşku yok ki iktidar istediği sonucu aldığı takdirde fiili durum halk tarafından onaylanmış sayılacak.
 
Zaten anayasa değişikliği teklifinin kabulü halinde cumhurbaşkanının hemen partisine kaydolması ve yargı alanına hemen el atmasına yönelik hükümleri sayesinde partili tek adamın güdümlü yargı inşası uygulamaları halkoyu ile resmiyet kazandırılmış olacak…
 
Belki uyku sersemliği ile başlangıçta fark edilmeyecek ama tıpkı OHAL ile daha şimdiden örnekleri yaşanmakta olan yargısız infazların, sınırsız ve denetimsiz bir keyfiyetin olağanlaştığını ve giderek şiddeti ve dışlayıcılığı artan oranda kurumsallaştırıldığını göreceğiz.
 
Geriye pek bir şey kalmamış olsa da hepimizin şimdiye kadar sahip olduğu haklar ve özgürlüklerin kolaylıkla yasa dışı ilan edilebileceklerini, kaybettiklerimizin yokluğunu yaşadıkça daha iyi anlayacağız…
 
Örneğin kıdem tazminatı hakkına hemen el atacaklar. Kamusal işletmeler, ortak alanlar, kamusal kaynaklar eskisinden daha hızlı ve fütursuzca sermaye çevrelerinin tasarrufuna sunulacak. Özel veya resmi kurum ve kuruluşların kapatılıp açılmasını, eğitimin, sağlığın ticarileştirilmesini, iş güvencesini, idarenin işlemlerine karşı itiraz hakkını, mülkiyet hakkını, barınma hakkını, seyahat özgürlüğünü, adil yargılanma hakkını, ifade ve örgütlenme özgürlüğünü, barış içinde birlikte yaşamak istiyorum diyebilmeyi, sağlıklı çevrede yaşama hakkını, inanç özgürlüğünü, zenginlik kaynaklarından toplumun eşit koşullarda yararlanma hakkını, kadın erkek eşitliğini, kamusal harcamaların nereye yapıldığını öğrenme hakkını, kanunilik ilkesini, haber alma hakkını, internet kullanımını, çocuk haklarını, seçme ve seçilme hakkını ve benzeri bütün haklarımızı ve özgürlüklerimizi, hepimizi etkileyen devlet politikalarını, savaş ilanlarını bile tek adamın iradesine, teveccühüne, insicam ve fıtratına havale etmiş olacağız...
 
Ne siyaseten ne de yargısal olarak denetlenmesi hemen hemen mümkün olamayacak bir havale olacak bu…
 
Partisinin binaları ile devlet dairelerini içindekileriyle birlikte başkana ve başkanın adamlarına emanet edilmesini ve toplumun geri kalanının da onların emirlerine amade olmasını isteyen iktidar belli ki frenleri patlatmış yokuş aşağı giderken nerede duracağını, düşündüklerinin sonucunun nereye varacağını öngöremez bir durumda…
 
İstediğimi söyler, istediğimi yaparım diyenler elbette istemediklerini de işitecekler…
 
İnsanlık tarihi kendini vazgeçilmez sananların nasıl vazgeçildiklerinin yazıldığı bir süreçtir…
 
Ve elbette, bu yol ayrımında ne kırk katır, ne de kırk satır diyeceğiz…
 
Yeni bir yol açarak her türlü keyfiyete, adaletsizliğe, eşitsizliğe, sömürü ve dayatmalara hayır diyenlerle dini, imanı, vatanı para olan sermaye dünyasının iktidar oyunlarını bozacağız....

1 Nisan 2017 Cumartesi

Yeni bir ses yükseliyor artık ülkemizde...

Daha birkaç ay önce hangi teklife, neden evet diyecekleri hakkında bilgi bekleyenler
bugünlerde nereye sürüklendiklerini anlamış olmalılar…

Resmi kurumlar, resmi ağızlar sınırsız ve teklifsiz bir taarruzla toplumu tek adam anayasasına koşullandırma gayreti içindeler... Promosyonlar, teşvikler, fonlar, kamusal kaynakların kullanımı had safhada ama yine de "evet" argümanları maya tutmuyor...
 
Kimi kodlar ve referanslar üzerinden ulaşmak istedikleri hedeflerinden vazgeçmedikleri mesajlarını ihmal etmeseler de bunun yeterli olmadığının farkındalar...
 
Siyasi iktidarın "tek adam" güzellemelerine karşılık Meclis yönetimini, çoğulcu siyaseti, ortak aklı ve aynı zamanda kendi geçmişlerini yerden yere vurmak durumunda kalmaları, her eleştiriyi yalan söylendiği kolaycılığı ile geçiştirmeye kalkmaları maya tutamayacaklarının belli başlı nedenleri...
 
Kendisi yalan olan bu anayasa teklifinin hayatta karşılığı olamayacağı gün gibi ortada... sanki babalarının çiftliğini yönetecekler de siparişlerinin kabul edilmesini istiyorlar....
 
Hele hele bugünlere kadar kendilerini vazgeçilmez olarak ilan edenlerin aslında hiç de öyle olmadıklarını itiraf etmek durumunda kalmalarına neden olan Ortadoğu'da, ABD ve Avrupa ülkelerinde yaşanan gelişmeler, acz içinde kalma hallerini içi boş efelenmeler ile üzerini örtme çabaları da gösterdi ki bu referandum esas olarak AKP nin ve RTE nin siyasi ömrünü uzatma referandumudur...
 
Yüksek yüksek binalardan aşağılara salınan afişlerde boy gösteren yiğitler, reklam panolarını süsleyen milli kahramanlar, ekranların strateji uzmanları  yanı başımızda yeniden haritalar çizilirken seyirci mi kalsaydık diyen militarizmin sevdalıları, sonlandırmak durumunda kalınan anlı şanlı Fırat Kalkanı ile BOP liderliğine veda ettiler...
 
ABD de tutuklanan banka yetkilisi ile 17-25 Aralık defterlerinin de her daim kamburları olarak kalacağı, kendi İstikballeri için bu kamburu taşımaktan imtina edemeyecekleri de mahkeme kayıtlarına geçmiş oldu...
 
Hak ihlallerine karşı durmak için siyasi parti genel başkanlarının, akademisyenlerin cezaevinde veya dışarda açlık grevlerine başlama çaresizlikleriyle gördük ki, izledikleri yüksek siyasetin ürünleri olarak ölümüne hak arayışları tekrar hayatlarımıza girdi...
 
Her geçen yıl daha da derinleştirdikleri gelir adaletsizlikleri, hayat pahalılığı, işsizlik, geleceksizlik, güvencesizlik, yargısız infazlar, keyfi yasaklamalar, iltimas sorunlarını tek adam yönetimi olunca da çözemeyeceklerini çok iyi biliyorlar ama esas dertlerinin bu olmadığı çok açık.
 
Bütün beklentileri hesapsız, denetimsiz, sorumsuz yönetime kavuşmak. Kendilerine karşı olan herkesi, herşeyi bu yolla etkisizleştirerek iktidar da kalmanın yollarını pekiştirmek... Bunu da milli ve dini değerler diye diye sahne alan "abidik gubidik" siyaset anlayışlarının son kozlarını oynadıkları ye kürküm ye anayasası ile yapacaklarını sanıyorlar...
 
İktidarın artık bu toplumu yönetemez hale geldiği konusunda yandaşları dahil herkes hem fikir.
 
O nedenle yeni bir ses yükseliyor artık ülkemizde...
 
Yurttaşlar seslerine ses verilen her yerde yeniden tartışmaya başlıyor kendi meclislerini....
 
Yerinden yurdundan, işinden gücünden, sevdiklerinden uzaklaştırılmaya, dışlanmaya, dayatmalara, eşitsizliklere, haksızlıklara, savaşa ve sömürüye karşı olmadan ayakta kalamayacağımızı öğrendik sesleri harmanlanarak büyüyor...
 
16 Nisanda sonuç ne olursa olsun artık biliyoruz ki emeğine, hakkına, özgürlüklerine sahip çıkanlar taşıyacaklar bu ülkeyi aydınlık yarınlara ...

26 Şubat 2017 Pazar

Mesele kimin çobanlığını kabul etmemiz değil,

Ne referandum, ne seçim ‘fark etmez’, ‘değişen bir şey olmaz’, “sonuç belli” diyenlere,
“beterin beteri var” hallerini hatırlatmakta yarar var. Kendimizi bırakmanın, sunulanı peşinen kabullenmenin kimseye faydası yok.

Her koşulda “kendim ettim kendim buldum” yakınmalarına son verme arayışlarımıza ve çabalarına devam edebiliriz...
 
Sözü dinlenmeyenlerin, dışlananların, görmezden gelinenlerin bir araya gelebilecekleri, demokratik, özgürlükçü, laik ve eşitlikçi bir hayatı nasıl birlikte gerçekleştirebilecekleri üzerine kafa yorabiliriz.
 
Şurası çok açık ki hepimizi "mal" yerine koyan bu düzenin egemenleri, suyuna gittikçe suyumuzu kirletmekten, hatta kesmekten çekinmiyorlar
 
Ama çözüm üretilemez hale gelen ekonomik krizin faturasını bütün bir halka çıkarmanın formulü olarak sundukları anayasaya değişikliklerini kabul ettirmek için, şimdi de, hepimizle alay edercesine, şatafatlı toplantılarla şarkılarla marşlarla peşlerinden gitmemizi istiyorlar...
 
Bu vahşi, acımasız sermaye düzenine gönülden oy vermemizi, kalpten biat etmemizi istiyorlar...
 
Bütün bir toplumu "gütmek" ve başımıza getirecekleri bir "çoban" aracılığı ile sütümüzden, etimizden, kemiğimizden her parçamızdan itirazsız, engelsiz yararlanmak istediklerini ilan ediyorlar...
 
Bütün bu maskaralıkları, kendi rızamızla kurbanlık koyun olarak yaşamayı kabullendiğimizi, kendi ellerimizle anayasal güvence altına almamızı istiyorlar...
 
Ve böylece istiyorlar ki;
 
•Türkiye'yi tek bir adam yönetsin... yardımcılarını, bakanlarını, üst düzey tüm bürokratları dilediği gibi tayin etsin... beğenmezse azletsin... tek adamın atadıkları icraatlarından dolayı meclise karşı sorumlu olmasınlar.
 
•tek adama kararnameler çıkarma yetkisi verilsin..., bu kararnameler ile özelleştirme, yeni kamu kurumları açıp, kapama, merkez, taşra teşkilatlanmalarını, ekonomik düzenlemelerini, kamusal kaynakları, milli güvenlik politikalarını dilediği gibi belirleme yetkisi verilsin...
 
•Tek adam kendi bütçesini kendisi hazırlasın, mecliste kabul edilmese bile önceki yılın bütçesine eklenecek enflasyon oranı artışı eklenerek harcamalarına devam etsin...
 
•Tek adam gerekli görürse meclisi fesih etme yetkisine de sahip olsun, yeniden seçim yapılmasına karar versin, Meclisin tek adamı azletme yetkisi ise öyle kolay olmasın....
 
•Tek adam, mensubu olduğu siyasi partinin milletvekillerini, il başkanlarını ve ilçe başkanlarını belirleyebilsin, partisi TBMM de çoğunluğu sağladığında yasama faaliyetlerinin de tamamında söz sahibi olsun....
 
•Tek adam, kendi seçtiği Adalet Bakanı ve müsteşarı ile birlikte çoğunluğunu elinde tuttuğu yasamanın seçeceği Yüksek yargı mensuplarının oluşturacağı yargının üst kuruluşlarında ve giderek tamamında etkin ve belirleyici olsun
 
•Böylece Yürütmenin başı olan tek adam, yasama ve yargı ile herhangi bir sorun yaşamasın, engelleme ile karşılaşmasın...
 
•tek adam partisine, partisi tek adama destek olsun, il, ilçede, beldelerde de kontrol sistemi kurulsun...
 
•tek adamın ilan edeceği OHAL ile temel hak ve özgürlükler kolaylıkla rafa kaldırabilir olsun, mala mülke, işletmeye, işe güce yargısız el konulabilsin, STK, medya, belediye, dernek vs. ne varsa her alan, her oluşum tek merkeze bağlı olsun...
 
•bu tek adam başkomutan sıfatı ile tek başına gerekirse savaş, gerekirse bir başka ülkeyi işgal kararı da verebilsin...
 
Bir topluma bundan öte daha fazla ne kötülük yapılabilir?
 
Bir toplum kendi kendine bundan daha fazla ne kötülük yapabilir ?
 
Seçimle başımıza bir çoban getireceğiz.
 
Öl diyecek öleceğiz.
 
Aç, açıkta kalın diyecek, kalacağız.
 
Kimlerin düşman olduğunu söyleyecek, hainlere linç talimatını bekleyeceğiz.
 
Şartlar böyle diyecek Sadakalarıyla yetineceğiz.
 
Bu yollarla piyasada hepimiz alınıp satılacağız ama çobanımızı biz seçeceğiz, oysa adı üzerinde çoban da, sahibine çobandır.
 
Mesele kimin çobanlığını kabul etmemiz değil, bu adaletsiz, insafsız düzen sürsün diye zapt u rap altına alınmamız meselesidir...
 
İyi düşün ey halk!
 
"Evet" oyu, senin ve değer verdiğin her şeyin senden koparılması fermanını kayıtsız şartsız kabul ediyorum demektir...

16 Şubat 2017 Perşembe

Tek adam yönetimine, parti devletine, güdümlü yargıya #HAYIR

Biz en iyisiyiz ama gene de olmuyor, devleti de toplumu da istediğimiz gibi yönetemiyoruz
diyen siyasi irade çözüm olarak hemen her alanda daha fazla yetki ama daha az denetim öngören anayasal düzenlemelerini referandum yoluyla halka kabul ettirmeye çalışacak...

Böylece istikrarlı, güçlü ve prangasız bir yönetime kavuşulacağını ve bu sayede, terörden arındırılmış, yatırım yapan, istihdam yaratan, hızla kalkınan bir ülke haline geleceğimizi ileri sürüyorlar…
 
Siyasi iradenin bu teklifine ya evet diyeceğiz ya da hayır.
 
Bir tarafta iktidar olmanın, iktidarda kalmanın, iktidarını sürdürmenin yol ve yöntemleri üzerine teklifler…
 
Diğer tarafta ayrıştırılarak, yoksunlaştırılarak hizaya sokulmak istenen yurttaşlar topluluğu…
 
Ne ironik bir durum… kimin iradesi kime kısmet olacak hep birlikte göreceğiz...
 
Biliyoruz ki kimi insan güvendiği/inandığı birilerinin izinden ayrılmaz…
 
Kimi insan içinde bulunduğu herhangi bir oluşuma, kendisini ifade ettiğini düşündüğü ortama ters düşmeme kaygısı ile hareket eder…
 
Aidiyet ve tabiiyet ilişkilerine indirgenen tercihlerde çoğu insan elini kolunu bağlı hisseder…
 
Öyle görünüyor ki bütün bunların arasında kalan kararsızlar belirleyecek nasıl yönetileceğimizi...
 
Bu bakımdan her türlü etkiden, yönlendirmeden uzak, tamamen objektif olmak istediklerinden kuşku duyulmamalı kararsızların...
 
Şu vakte kadar hala kararsız kaldılarsa eğer, bu durum iktidar kadar biraz da olan bitene muhalif olanların da onlara yeterince dokunamamalarının, güven verememelerinin bir sonucu değil midir ?
Oysa, kim herhangi bir iktidarın gücü ne kadar büyükse kötüye kullanılmasının tehlikesinin de o kadar fazla olacağını düşünmez ki ?
 
İktidar güçlendikçe haklarımızın ve özgürlüklerimizin güvende olamayacağını, hukukun yerine keyfiyetin alabileceğini, malımızın, mülkümüzün, işimizin, gücümüzün, varımızla yoğumuzla bütün bir geleceğimizin tek bir adamın ve onun adamlarının insafına terk edileceğini öngörmemek mümkün mü ?
 
Bu nasıl bir aldatmacadır ki halkın yönetime katılma kanallarının tamamen kapatıldığı, kendisi ile ilgili hiç bir konuda söz söyleme hakkının tanınmadığı bir devlet örgütlenmesinde, yasama ve yargı üzerinde de söz sahibi olması anayasal güvence altına alınan cumhur başkanının milletin iradesininin bir yansıması olarak kabul etmemiz istenmektedir.
 
Bu denli çalıp çırpmaların, kamusal kaynaklarımızı heba etmenin, gelir adaletsizliğinin, hayat pahalılığının, işsizlik, güvencesizlik, yargısız infazların ve nihayet savaş batağına saplanmamıza neden olanların toplumdan daha fazla yetki talebinde bulunabilmeleri ne kadar acı ve bir o kadar da hepimizin ortak ayıbı değil midir ?
 
Unutmayalım korkunun ecele faydası yoktur. Ama halkın, iktidarı korkutmasının sayısız faydaları vardır. Bu anayasa referandumu hepimizin birbirimizin hakları ve özgürlükleri için iktidarın gücünü sınırlama, zenginlik kaynaklarımızın adil bölüşümü, sömürünün ve talanın önüne geçme niyetlerimizin ifadesi olarak tarihe geçmesini sağlayabiliriz…
 
Bunun için herhangi bir partinin, her hangi birilerinin icazetine de ihtiyacımız yok… Bu toplum kendi kendini yönetmesini pek ala başarabilecek birikime ve güce sahiptir...
 
Kendimizi bu kadar değersizleştirmemizi, önemsizleştirmemizi, kişiliksizleştirmemizi isteyen, kayıtsız şartsız tek bir adamın arkasına sıralanarak yaşamamızı salık veren bu anayasa referandumunda hayır tercihinde bulunmakla, bu topraklarda kardeşçe yaşamanın da mümkün olduğunu, kendi özgüvenimiz ve kararlılığımızla eşitlikçi, özgürlükçü ve demokratik bir hayatı kendi ellerimizle kurabilecek iradeye sahip olduğumuzu gösterebiliriz...
 
Zaman toplumsal olandan yana karar verme zamanıdır...
 
Tek adam yönetimine, parti devletine, güdümlü yargıya #HAYIR


20 Ocak 2017 Cuma

Tek Adam Cumhuriyeti Referandumu

Asker veya sivil olması fark etmiyor...


1982 anayasası askeri darbe ve sıkıyönetimli yılların eseriydi... şimdiki anayasa girişimi de OHAL in eseri olsun isteniyor... Biri kontrollü yargı ve meclis bırakmıştı gerisinde, diğeri güdümlü bir yargı ve işlevsiz bir meclisle yetinmemiz için çabalıyor...
 
Biri 'aldı kaçtı' yöntemlerle, ayetler okunarak, silahların gölgesinde yürürlüğe sokulmuştu, diğeri roketatarların, canlı bombaların patlatıldığı, katliamların kol gezdiği, savaş hallerinin hüküm sürdüğü, yasaklar, tutuklamalar, güvencesizlik ve korku ortamında, şantaj, rüşvet, kavga dövüş pazarlıklarla, 'kuzu' postuna bürünmüş militarizmin, tepeden inmeciliğin, dayatmacılığın, hilafet söylemlerinin millet iradesini esir alma operasyonlarıyla...
 
Bütün bu olup bitenleri salt askerden daha asker sivil yöneticilerin hevesleri olarak görmek mümkün değil.
 
Kabul edelim ki ekonominin ve siyasetin egemenleri kendi bildiklerini okumakta çok yetkinleştiler, bir o kadar da insafsızlaştılar.
 
Dillerinden düşürmedikleri milli ve dini değerler kendi istikballerinin kalkanı olmaktan öte anlam ifade etmediğini yeterince anlamış olmalıyız..
 
Zira ayakta kalabilmek, kendilerini yeniden üretebilmek için başka çareleri kalmayan egemenlerin toplumu yönetememenin, krizden çıkamamanın, neden oldukları yıkımların, kamusal kaynakları talanın hesabının sorulmamasının çaresini tek adam anayasasında gördüklerini ortaya koyuyorlar...
 
Toplum siyasetten tamamen dışlanmış durumda tam da istedikleri kıvama getirilmişken, fırsat bu fırsat hesabıyla daha da etkisizleştirmeye çalışıyorlar kendi gibi olmayan herkesi...

Hendek ya da kürsü muharebelerine sürüklenen siyaset tezahürleri de bu dayatmacı, yasakçı, anti demokratik siyaset tarzlarının bir sonucu olarak ortaya çıkmıyor mu zaten ?
 
Bütün bu söz cambazlıkları, oldu bittiler, kışkırtarak saflaşmalar nereye kadar sürecek ?
 
Sırtını yasladıkları bu muhafazakarlık bu kadar pişkinliği, fütursuzluğu ve kötülüğü daha ne kadar muhafaza edebilecek ?
 
Kuşkusuz her çevre ve her birey kendisiyle yüzleşme nedenlerini ve zamanını kendileri tayin edeceklerdir...
 
Ama hepimiz biliyoruz ki, insanın ve toplumların her koşulda yeniden, yenilenen, yenilmeyen, kendini savunmasını ve ayakta kalmasını sağlayan doğal yasaları çalışmaya devam ediyor...
 
Bu nedenle bizim ülkemizde de kökenini ve inancını bilimden ve akıldan üstün tutmayan insanlar var...
 
İyi, doğru ve güzel arayışından asla vazgeçmeyen,
 
menfaat çetelerine bulaşmayan,
 
emeğe, özgürlüğe, barışa, rengarenk bir hayata sırt çevirmeyen,
 
umudu besleyen ve çoğaltan insanlar...
 
En kolay, en iyi başlangıçlar her türlü takıntılarımızdan sıyrılarak, en yakınımızdakilerle göz göze, omuz omuza gelebilmekte ve umudun gücünü hissedebilmekte.
 
Bütün mesele,
 
kendi özünde, kendi güzelliğinde...
 
Kimseyi bir başkası gibi olmaya zorlamadan
 
varlığımıza, onurumuza, yurttaşlık haklarımıza kast edenlere yüksek sesle#hayır diyebilmekte...


-
Bültenimize Katılın