Fetö Ohal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fetö Ohal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Aralık 2016 Salı

Dayanışmanın kaçınılmazlığı

Geçmişten bugüne terör eylemleri üzerine söylenmeyen söz, alınmayan önlem kalmadı ama
ardı arkası kesilmeksizin toplumun canı yanmaya devam ediyor…

Kuşku yok ki bu yolla, istisnasız hepimizin hayatlarına kast edilirken, angajmanlarından bağımsız düşünemeyenler yazık ki hala kendi lehlerine sonuçlar çıkarmanın hesaplarını yapıyorlar.
Nasıl ki bu hayatta çalıp çırpmadan, başkalarının haklarına el koymadan ve bunların teşviğini ve desteğini sağlayan siyasi-ekonomik otoriteye dayanmadan zengin olunamıyorsa, terör belasının da organizasyonunu, zeminini, fırsatını ve zamanlamasını iktidar ve pazar oyunlarına bağlamadan bunca yıldır hayatlarımıza kast edilemeyeceği son derece açık…
Ama gelin görün ki ne siyasi irade ve ne de herhangi bir yönetici bütün bu olup bitenlerden hiç bir sorumluluk duymuyor.
Temel sorunumuz o ki, bir yol, bir köprü çöktüğünde hukuki ve cezai sorumluluğunu resmi ilgilisinden talep etme imkanlarına sahip olan bu toplum, tonlarca bombanın kentin en işlek merkezlerinde patlatılmasının ve yüzlerce parçalanan ve yitip giden hayatların siyasi sorumluluğunu sorgulamaktan imtina etsin isteniyor.
Bu travmatik ve kaotik ortamın, izlenen iç ve dış politikalarla hiç ilgisi olmadığını veya tamamen dış güçlere atfedilmesi herhalde mümkün olmasa gerek. Hiç kuşku yok ki toplumsal dayanışma olmadan, içerde ve dışarda yurttaşlarıyla ve komşularıyla barışa odaklı politikaları hayata geçirmeden kendi kendimizi tüketmenin ötesinde emperyalizmin her türlü sorunumuzu kaşıyarak müdahalelerine açık bir ülke olmaya devam edeceğiz.
Suriye batağında emperyal rüyalara kapılmanın, demokratikleşme yerine şiddeti ve yasaklamaları öne çıkarmanın, toplumu dini referanslar ve cemaatler üzerinden yönetme girişimlerinin, bu oluşumda yer alan cemaatin darbe kalkışmasına karşı ilan edilen OHAL’in, OHAL bahanesiyle devleti yeniden yapılandırma ve muhalif temizliğine uzanan karar ve uygulamaların, giderek derinleşen ekonomik çöküntünün siyasi sorumluları;
şimdi de tek adam rejimi dayatmalarıyla, bütün bir toplumu adeta ya yok oluş ya da despotizm seçenekleri arasına sıkıştırmak istiyor.
Ancak şurası son derece açık ki bu toplum;
*ne siyasileştirilen İslamı, *ne kutsallık atfedilen herhangi bir kişiyi, *ne kimlik siyasetlerini, *ne başkanlık senaryolarını,
*ne İŞİD’i, ne TAK’ı, *ne de hunharca yöntemlerle kendini var etmek isteyen herhangi bir anlayışı;
ve bütün bu dayatmalarla üzeri örtülen ve giderek daha da çekilmez hale getirilen eşitsizlikleri, yoksunlukları, sömürü üzerine kurulu bu vahşi düzeni kabullenmeyen, her fırsatta itirazlarını ortaya koyan büyük bir çoğunluğa sahiptir.
O nedenle toplumsal yaşamın ve insanın doğasının, var oluşumuzun bir gereği olarak kendimizi ifade etme, savunma, denetleme mekanizmalarını bloke etmek isteyen, hamasetin elden bırakılmadığı söylemlerle ülkenin tek el, tek adam, tek zihniyet ile yönetilmesi gerektiği dayatması ile riyanın, oldu bittinin, kendi lehine durum yaratmanın her türlü senaryosu ancak ve ancak toplumsal dayanışma ile bertaraf edilebilir. Çünkü hiç bir toplum ne yok olmayı ister, ne de despotizmi.
Yeter ki toplumsal olandan yana çoğunluğun içinde yer alanlar çok sesliliği, çok renkliliği, çok kültürlülüğü, çok dilliliği dayanışmanın kaçınılmaz bir zorunluluğu olarak görsün.

29 Ekim 2016 Cumartesi

Ne Yok Oluş, Ne De Despotizm

Yurttaşlarının değer yargılarına, farklılıklarına, geleceklerine kendi siyasi ve ekonomik beklentilerine
göre yön vermek isteyen yöneticilerin seçilmiş veya atanmış olmalarının veya hükümdar olmak istemelerinin bir önemi var mıdır ?

Böylesi durumlar, dayatma ve tahakküm araçlarının özgürlüklerden daha iyi organize edildiği yönetim biçimleri değil midir ?
 
Hedefi kalkınma, refah da olsa yurttaşlarına hükmetmeye kalkan, zenginlik kaynaklarını toplumla paylaşmayan, gelir adaletsizliğini derinleştiren Cumhuriyet, eşitlikçi, özgürlükçü ve demokratik olabilir mi ?
 
Referansları dine veya ırka dayalı olan siyasi oluşumların ayrımcı, dışlayıcı, ötekileştirici olmamaları, toplumsal olandan yana tutum almaları mümkün müdür ?
 
Şurası açık ki; hükümetler, iktidarlar ne kadar halktan çekiniyorlarsa, yönetimlerde söz yetki karar kanallarını kapatamıyorlarsa, halk o kadar daha örgütlü ve o kadar daha özgür demektir.
 
Cumhuriyetin esas amacı da budur...
 
Kabul edilmelidir ki cumhuriyeti İşimize geldiği kadarıyla kullandık. Cumhuriyet zenginleri yarattık ama hepimize ait olan zenginlikleri hakça ve adilane bir şekilde paylaşamadık, fırsat eşitsizliğini, geri kalmışlıklarımızı, güvencesizliklerimizi, kulluk ilişkilerini bertaraf edecek atılımları gerçekleştiremedik...
 
Artık hepimiz anlamış olmalıyız ki kendisi gibi düşünmeyene, kendisi gibi yaşamayana hükmetmek, kendisi için yönetmek üzere kullanılan bir cumhuriyet olsa olsa menfaat çevrelerinin işine yarıyor, seçimler ve hukuk göstermelik kalıyor ve kimin başına ne zaman, ne geleceği belli olmayan bir yapıya bürünebiliyor...
 
Ve hiç kuşku yok ki böylesi bir cumhuriyet, çifte standartların, kendinden olduğu için hırsızı, uğursuzu, çoluk çocuk, kadın demeden sapıklaşanları dahi koruyanların, har vurup harman savuranların, altta kalanın canı çıksın diyenlerin, insafsızlıkların, talanın, sömürünün, yalanın, yasaklamaların, savaş çığırtkanlarının, tek sesliliğin, ötekileştirmelerin, kumpasların ve emperyalizmin oyuncak cumhuriyeti olabiliyor...
 
Sahici bir Cumhuriyet uğruna mücadele verenlere, aydınlanmanın yolunu açanlara Şükran duygularımla Cumhuriyet bayramınız kutlu olsun...

27 Ağustos 2016 Cumartesi

Yarının Dersleri

15 temmuz başarısız darbe girişimi ile ortaya çıktı ki siyasetçiler, hukukçular, bürokratlar
hemen hepsi şikeye bulaşmış. Dolayısıyla bütün kurumlarda şike soruşturmaları devam ediyor.

Şike yapanları soruşturanlar da şikeye bulaştığı konusunda kuşku yok. Formül ve anahtar sözcük olarak kullanılan “aldatılmak”, en tepedeki yetkililer için geçerli bir mazeret kabul edilmekte ancak aşağıya doğru etkisini yitirmektedir. Belli ki tepedekiler, duruma göre tepe tepe kullanılacaklar.
 
Hiç kimse başına ne gelebileceğinden emin değil… mal, mülk, statü, para, pul, iş, güç, hak, hukuk, özgürlükler… kayda değer ne varsa her şey risk altında… Onun için her yer suç mahalli, herkes şüpheli…
 
Oysa ayakların baş olduğu bir devrim de yaşamadık… Ama derin bir endişe içinde gerçekleştirilen tasfiyede gösteriyor ki esas olarak yurttaşlar aldatılmış ve aldatılmaya da devam ediliyor. Onun için şeytanlaştırma seansları aralıksız devam ediyor. Belli ki bütün bu olup bitenlerin asli faillerinin önemli bir kısmı halen devlet katının en kilit mevkilerinde görevlerine devam ediyorlar. Gelin görün ki ne hesap veren, ne de hesap soran bir ortam, mecal ve niyet yok...
 
O nedenle çözülen devletin sıfırdan ele alınmasının formülü olarak "Yenikapı sahnesi" kurulması boşuna olmasa gerek… Davul boyunda tokmak başkalarının elinde sahnede olmak nasıl bir siyaset anlayışı bilinmez ama eski hamam eski tas ile, üstelik aynı suda iki kez yıkanılamayacağı biline biline, filmi başa sarmanın, bu milleti bu kadar hor kullanma siyasetini parlatmanın, kimseye bir faydası olmayacağı da çok açık…
 
Zira bugünlerde yaşadıklarımız yarının dersleri olarak kayda geçmektedir.
 
Millet iradesi denilen seçimlerin, öğrencisinden devlet memuruna düzenlenen sınavların kılıfına uydurma merasimleri olduğunun,
 
Devlet kurumları paylaşılarak yönetilmekle kalmayıp her güç odağının kendi hukukuna göre mevzilendiği ve güç topladığının,
 
Birbirlerinin gücüne muhtaç iken birbirlerini yere göğe sığdıramayanların, aynı zamanda birbirlerinin kuyularını kazmanın hesabını yapmaktan çekinmediklerinin,
 
Bunların ortak malzemesinin siyasal İslam olduğunun, alnı secdeye değme kriterine göre tercihte bulunduklarının, cemaat, tarikatlar aracılığı ile dinin siyasallaştırılması yoluyla iktidarın nimetlerinden yararlanmak istediklerinin, darbeye kalkışanlar da, darbenin muhatabı olanlar da aynı emperyal güçlerden beslendiğinin,
 
İcazetsiz, desteksiz, pazarlıksız ve ülkemizin tüm zenginlik kaynaklarını peşkeş çektirmeksizin ayakta duramadıklarının,
 
Ülkemizi bir iç savaşın eşiğine getirenlerin, Suriye batağına saplanmamıza neden olanların, ekonomik krizin, hayat pahalılığının, işsizliğin ve eşitsiz yaşam koşullarından yararlanmakla kalmayıp daha da derinleştirenlerin ders notları elden ele, dilden dile, omuz omuza çoğalacaktır.
 
Devleti Anonim şirket gibi yönetenler,
 
mega projeler adı altında çevre, tarih, kültür düşmanlığı yapanlar,
 
3. Köprü, 3. Havalimanı gibi yap-işlet-devret modelleriyle, halkın cebinden çıkacak hazine garantisiyle yerli-yabancı sermaye şirketlerini ihya etmeye endeksli yatırım yapanlar,
 
imam hatip eğitimini kurumsallaştırırken
 
nükleer santralleri, piyasacı sağlık kampüsleri, otoyolları, arsa teminleri, inşaat sektörü odaklı yandaş sermaye destekçiliği yapanlar, doğal kaynakların, kamusal alanların talanıyla övünenler,
 
“Türkiye Varlık Yönetim Şirketi A.Ş.” kurarak kamu kaynaklarının hesapsız denetimsiz harcamalarının önünü açanlar, proje bazında desteklenen yatırımlar için sermayeye sınırsız teşvik ve sınırsız muafiyet getirirken, emeği ile geçinenleri güvencesiz ve örgütsüz bir hayata mahkum edenler, unutmamalıdır ki; Tarih kötülüklerden, haksızlıklardan, adaletsizliklerden, iktidar uğruna uygulanan keyfiyetlerden sorulan hesapların tarihidir.
 
Kendilerini özgürce ifade etmek hakkıyla hukukuyla şerefiyle yaşamak isteyenler, bu yalan,sömürü ve talan siyasetine mutlaka son verecektir.

19 Ağustos 2016 Cuma

Türkiye sıfırdan yeniden yapılandırılıyor

Devlet yeniden yapılandırılıyor…


Siyasi irade; güvenlik, yargı, yönetim yapısını bir bütün olarak elden geçiriyor, tasfiye ve görevlendirme kriterlerini dahi tartışmaya imkan tanımadan kendi başına belirleyip uyguluyor.
 
Türkiye sıfırdan yeniden yapılandırılıyor
 
C Başkanı RTE nın yeni başdanışmanının İslam Ordu projesi olduğu, zaten bu konuyu askeri yetkililerle görüşme halinde olduğu belirtiliyor…
 
İmam hatip eğitimi bütün bir sistemin referansı haline getiriliyor.
 
Sermaye dünyası 2023 hedefini destekleme çağrısında bulunuyor.
 
Temsili Yenikapı koalisyonu dışındaki tüm çevreler hedef tahtasına konulmuş durumda…
 
Bir yandan OHAL ile ilgili veya ilgisiz yoğun bir şekilde devam eden gözaltılar, tutuklamalar, işten çıkarmalar, el koymalar...
 
diğer yandan birbirlerinden yararlandıkları ve birbirlerine güç verdikleri besbelli olanların isnatları ve itirafçı söylemleri ile kendilerini aklama ve karşıtını şeytanlaştırma seansları bütün hızıyla devam ediyor…
 
Yenilerine yer açmak adına hapishaneleri boşaltacak düzenlemeler yapmak durumunda kalan siyasi irade vatan, millet, demokrasi kavramlarına kendinden menkul anlamlar yükleyerek toplumu kendi kalıbında hizaya sokmak istiyor.
 
Şurası son derece açık ki devlet katından gelen her türlü işlem ve uygulamaya hukuk adı verilirken, buna ters düşen yurttaş davranışlarının ise suç olarak kabul edildiği zamanları yaşıyoruz…
 
Bu atmosferin sıradan tetikçilerinin ortalamaya aykırı görülen Hande Kader’i yakarak öldürmesi, sanatçıların, yazarların içeri alınması, gazetelerin kapatılması kimseyi şaşırtmıyor.
 
"Öyle bir badire atlattık ki… " ile başlayan ve sürdürülen sahne düzeni ile toplumun zapt u rap altında tutulmak istendiğini görmemek mümkün değil… Ne ekonomik sıkıntılar, ne antidemokratik uygulamalar, ne de siyasal pazarlıklar dert edilmiyor.
 
Öyle anlaşılıyor ki askeri darbe başarıya ulaşmadı ama darbe etkisini aratmayacak derecede etkisiz ve güdümlü hale getirilen muhalefet partileri, bu markajdan kurtulamamaları durumunda belki başka bir hale dönüştürüldüklerini dahi fark edemeyecekler…
 
Dini siyasallaştırarak devletin her katına nüfuz etmesine, darbe girişiminde bulunabilecek kadar palazlanmasına neden olanların sorgulanmasını, hesap vermesini ötelemek, olsa olsa başka cemaatların devlet içinde palazlanmasının önünü açacaktır.
 
Evrensel hukuk değerlerinin takipçisi olması gereken Barolar Birliğinin Başkanının feyz alması gereken yaşama hakkı, işkence yasağı, masumiyet karinesi, adil yargılanma hakkı, savunma hakkı, düşünce özgürlüğü gibi demokratik, laik, hukuk devletinin ilkeleri için mücadele vermesi beklenirken kendine göre ferahlama ve angajman arayışı içinde olması da gösteriyor ki ne yöneticilik ne de temsiliyet halleri kimsenin keyfiyetine bırakılmamalıdır...

8 Ağustos 2016 Pazartesi

İşte o zaman bu halk

Siyasi iktidarın çağrısıyla milyonlar meydanları doldurdu…


Biz milletiz Türkiye’yi darbeye teröre yedirmeyiz, denildi.
 
Dekorasyonlar, yitirilenler için edilen dualar, diyanetin temennileri, askeri erkanın sadakati, meclisin, hükümetin, muhalefetin kısmi temsilcilerinin millet, ümmet, vatan, iktidar ve al gülüm ver gülüm demokrasi güzellemeleri ve nihayet RTE nın sahne alması ile Yenikapı gösterileri sona erdi.
 
Hiç kuşku yok ki bu bir iktidar organizasyonu idi. Bütün imkanlar seferber edilmişti. İç ve dış dinamiklere verilecek mesajlar olabildiğince etkileyici ve coşkulu olması gerekiyordu.
 
Türk/İslam senteziyle; mevzubahis olan vatan/iktidar ise geri kalanın teferruat olmasıyla; bu amaç için kendini ortaya koyan halkın gücünü arkasına almasıyla; ganimet sunar gibi idam vaatleriyle; sıfırdan inşa edilecek Türkiye mesajıyla; partiler arasındaki seçiciliğiyle; daha açık, daha net, devam edilmek istenen yolun ne olduğu nasıl söylenebilirdi acaba?
 
Pratik gerçekliğimizdir…
 
Teferruatın ne olduğuna kim karar verirse versin, Türk’lüğün şanından ve İslamın rehberliğinden kim bahsediyorsa bahsetsin hepimiz çok iyi biliyor ve bizzat yaşıyoruz ki her fırsatta insafsızca ve her türlü düzenbazlıkla malı götürenler, işbirlikçilikte sınır tanımayanlar, kıyımda, soygunda, talanda başrol oynayanlar, emeği ile geçinenleri iliklerine kadar sömürenler hep bu değerleri kendilerine birer kalkan ve bölüp yönetmenin araçları olarak kullanmıyorlar mı ?
 
Onun için kim kime koltuk değneği olmak istiyorsa olsun, hangi insani değerlerimizi kim kirletiyorsa kirletsin, sahne dekorları arasında kim yer almak istiyorsa istesin, bu Yenikapı denilen kapı, hepimizin bildiği aynı hüsran kapısı…
 
Sorun o ki, meydanları dolduran milyonlar,
 
kapı kapı dolaşmadan, kimseye muhtaç olmadan, bileğinin hakkıyla işine gücüne sahip olmak için,
 
kökenine, inancına bakmaksızın kendileri gibi sömürülen, horlanan, dışlanan toplumun her kesimi ile dayanışma ve güç birliği için,
 
mahallesinde, kentinde, ülkesinde alınan kararlara demokratik yollarla katılımı ve denetim hakkı için,
ayrımsız tüm yurttaşlarının hak ve özgürlükleri için,
 
ülkesinin zenginlik kaynaklarının toplumsal olandan yana değerlendirilmesi için örgütlendiği ve meydanları doldurduğu zaman,
 
işte o zaman bu halk ne darbecilere ne teröre, ne de din ve köken tüccarlarına ülkesini yedirmeyecektir.

6 Ağustos 2016 Cumartesi

Devlet, millete değil, kendisine karşı OHAL ilan etti

Neredeyse yarım asırlık faaliyetleri kollanan, kolaylık sağlanan, ittifak çevresi olarak görülen
ve nihayet AKP hükümetleriyle birlikte devlet katına nüfuz etmelerinden sonra darbe girişiminde bulunan “FETÖ sorunu” “bir meczup ve müritlerinin tefrikası” halinde tartışılmaya devam ediliyor...
Kuşkusuz ki dinin siyasallaştırılarak, toplumun dini duyguları istismar edilerek güçlenen ama esas itibariyle her türlü maddi ve manevi sömürü araçlarını kullanan, eşitsiz yaşam koşullarının var ettiği, otorite ve resmiyetin kendisini kullanmasına imkan tanıdığı ölçüde palazlanan bu oluşum, varlığından medet umulan muhafazakar toplumsal yapının ve siyaset tarzımızın bir eseri olduğunu kabul etmemiz gerekiyor....

Ayrıntılar ortaya çıktıkça, siyasi iradenin, aldatıldığı ama bundan başka kusurunun olmadığı söylemi, taksiratlarının affı ikrarı ile demokrasiye sahip çıktığı için millete yönelik minnet duygularının vurgusu iç içe geçmiş durumda.
 
Bunun yanında “Devlet, millete değil, kendisine karşı OHAL ilan etti…” açıklamalarıyla çıkarılan KHK li gözaltılar, işten çıkarmalar, el koymalarla millete verilen ayar kadar, devlet de yeniden yapılandırılıyor.
 
Halkın "demokrasi nöbeti" ise yaratılan fiili durumun aksesuarı olmaktan öte işlev üstlenmedi. Bu geniş kitlenin biatçılığı ve kendinden olmayana yönelik ortaya koyduğu söz ve davranışları ile çok bariz bir şekilde manipüle edildiğini ortaya koydu.
 
ABD, AB, Rusya, Ortadoğu bağlantılarıyla, hesaba katmadan hareket edilemeyen bağımlılık ilişkileriyle resmedilen, beklentileriyle şüphe ve güvensizlik girdabına itilen Türkiye şimdi bütün kartlarını gözden geçiyor…
 
Bu toz duman arasında sorgusuz, sualsiz, tartışmasız zoraki kabullenişleri sağlayacak uygulamalar ve düzenlemelerden anlıyoruz ki bu durumdan da vazife çıkarılarak; sadakatları bizzat siyasi irade eliyle kontrol edilmek istenen askeri, yargısal ve sivil bürokratik yapı tam anlamıyla parti-devlet bütünleşmesine hizmet etsin, bu süreç de başkanlık rejiminin inşa edilmesinin bir vesilesi olsun isteniyor. Oysa devleti koruma adı altında kendi siyasetine göre seçicilik, devlet katında her türlü riyakarlığı, gizliliği, kirli ilişkileri, kumpasları, entrikaları olağanlaştırmaktan başka bir işe yaramayacağı üzerinde durulmayacak kadar açık bir konu…
 
Diğer taraftan da başarısızlığa uğrayan bu darbe girişiminin verdiği mesajlar ve devlet içindeki derinliği ve yaygınlığı ile dış dinamiklerin, küresel çetelerin, emperyalist oluşumların oyuncağı haline getirildiğimizi, yetkili veya yetkisiz kişilerin veya kurumların hiç bir güvenliğinin olmadığının ortaya çıkması siyaset aktörlerini daha temkinli davranmalarını, daha kucaklayıcı açıklamalar yapmalarını sağladı.
 
Saray buluşmasındaki davetliler ile CB nın ve Başbakanın vazgeçtiği davalarda ayrımcılığın sürdürülmek istenmesi ise yaşanan musibetin bu alana ilişkin herhangi bir tavsiye içermediğini gösteriyor.
 
Meydanlardaki “demokrasi nöbetinin” final mitinginin esnaf kafasıyla sonlandırılmak istenmesi, istismar edilmeyelim, payımıza düşen takdirden mahrum kalmayalım sığlığı ile ele alınması, ayrımcı ve dışlayıcı söz ve davranışlardan fayda umulması yeni devlet yapılanmasının ve ittifaklarının da Türk/Kürt ayrışmasını derinleştirmeye devam edeceğini ortaya koydu…
 
İstisnasız her yurttaşın yaşamı her türlü sahiplikten, maldan, mülkten, iktidardan önce gelmelidir.
 
Ama kabul edelim ki siyasete ve insanlık hallerine esas karakterini veren toplumsal gelişmişliğimiz kadar, yurttaşların en aşağıdan yukarıya doğru toplumun yönetim kademelerindeki söz hakkının, yetki düzeyinin ve kararlara katılım kanallarının ne durumda olduğu ile yakından ilgilidir.
 
O nedenle ülkemizin zenginlik kaynaklarına gözünü dikmiş, dilediği gibi at koşturmak isteyen adalet ve kardeşlik duygularından yoksun yerli, yabancı, millici, işbirlikçi, küresel, bölgesel menfaat çevrelerinin yukarıdan aşağıya, kanlı, kansız senaryolarının parçası haline getirdikleri tedavüldeki siyaset tarzı ve siyasetçilerle toplumsal olandan yana politikalar üretilmesi asla mümkün olmayacaktır.
 
Bu sermaye dünyasının paylaşım ve pazar kavgasının, bu piyasaya hakim olma saldırganlığının ve dayatmacılığının bir sonucu olarak, iliklerimize kadar sömürünün, adaletsizliklerin, eşitsizliklerin, yoksunlukların, dışlanmışlıkların her gün kendini yeniden ürettiği bu sistem korunduğu sürece ne darbelerin, ne dikta heveslilerin, ne kardeş kavgalarının, ne linç kültürünün ne de söz cambazlıklarının sonu gelmeyecektir....
 
Ta ki bu dezenformasyon, manipülasyon, ajitasyon, operasyon diktatörlüğüne karşı, emeği ile geçinenlerin, yoksunluğu, dışlanmışlığı dert edinenlerin toplumsal olandan yana dayanışması ve mücadelesi kendisini bir güç olarak ortaya koyuncaya kadar...

20 Temmuz 2016 Çarşamba

ne BU HAL ne OHAL

Caddelerde meydanlarda resmi afişlerle


"Darbeye Hayır" ,
“Teşekkürler Türkiye Demokrasi kazandı “ deniliyor.
 
Kuşkusuz ki askeri veya sivil her türlü darbeye hayır demek, karşı durmak yurttaşlık görevidir.
Bununla birlikte bunca adaletsizlik, yoksunluk ve dışlanmışlık hallerini derinleştirmekle kalmayıp, denetimsiz, hesapsız, keyfiyeti kendinden menkul toplumcu olmayan yönetim ve paylaşım anlayışının temsilcileri olan siyasi iradenin; dayatmacı, kıyıcı ve ikiyüzlü uygulamalarıyla demokrasiye varılamayacağı da ortada duran bir gerçekliğimizdir.
 
Uzunca bir süredir iktidara muhalif her yurttaşın, kayda değer bir delil olmaksızın rahatlıkla suçlanıp cezalandırıldığı ve özgürlüklerinin kısıtlandığı uygulamalarının legalize edilmek istendiği bu süreçte yaşanan darbe girişimi, toplumun ve kamu çalışanlarının hukuksal güvencelerinin tamamen ortadan kaldırılmasının gerekçesi olarak kabul edilemez.
 
Bu durumun hak ve hukukla ilgisi olmayacağı gibi demokrasi ile de bir ilgisi olamaz.
 
Bu amaçla halk desteğinin sürdürülmesini istemek, darbe karşıtlığını kendi siyasi beklentileri için suistimal etmekten başka bir anlam taşımaz.
 
Halkın talebi olarak gündeme getirilen idam cezası uygulaması, devletin mevcut siyasi yapısına tüy dikecek niteliktedir. Cezalandırmaların en ilkeli, en geri dönülmezi, iddia edildiğinin aksine caydırıcılığı olmayan, suçlu ilan edileni devletin taammüden, bir nevi işkence çektirerek öldürmek istediği, öç almaya yönelik bir cezalandırma yöntemine geri dönülmesi evrensel değerlerden kopuşumuzun ilanından başka bir anlama gelmeyecektir.
 
İnsan haklarını ihlal eden herkes hakkında gerekli soruşturmaların önünün açılması siyasi iradeye düşen bir sorumluluktur. İşkence, şiddet ve hukuk dışı her türlü uygulamanın engellenmesini, sorumlularının yargılanmasını sağlamak hukuksal düzenlemelere bağlılığın ve demokrasinin bir gereğidir.
 
Onun için demokrasiye katkısından dolayı topluma teşekkür etmek yetmez.
 
Siyasi irade, tamamen kendi yanlış politikalarının ve tercihlerinin neden olduğu bu kaotik ortamın aşılmasında kendi sorumluluklarının da hesabını vermekten imtina edemez.
 
Şurası son derece açık ki, ne BU HAL ne OHAL ne de sıkıyönetim uygulamaları demokrasi ile bağdaşmaz...

17 Temmuz 2016 Pazar

Başarısız Darbe Girişimi

Darbeler tarihimize kaydedilen yeni ama bu kez başarısız bir darbe girişimi daha yaşadık.


Aydınlanmaya muhtaç konular olduğu kesin ama TSK içindeki ayrışma ve çatışma hem sivil siyasete pozisyon alma imkanı sağladı hem de darbenin kendisini tartışılır hale getirdi.
 
-ABD ilk açıklamasında temkinli ve doğrudan hükümeti destekler bir tutum içinde değildi.
 
-Darbe bildirisi AKP dışındaki çevrelerin en geniş şekilde desteğini almayı hedefler nitelikteydi.
 
-Darbenin ilk saatlerinde Başbakan'ın ne olduğunu anlamaya çalışıyoruz derken daha sonra emir komuta zinciri altında gerçekleşmediği açıklaması da ortaya koymaktaydı ki belirsizlik ortadan kalkıncaya kadar açıktan tavır almaktan imtina edildi.
 
-Marmaris'te RTE da halkı sokağa çıkmaya ve karşı koymaya çağrısı, darbenin emir komuta zincirinde olmadığı açıklaması ile birlikte gerçekleşti. Bu durum AKP tabanının kitlesel desteğini sağlamasının ve istemesinin de gerekçesi oldu.
 
Darbe teşebbüsü de ortaya koydu ki,
 
Darbeciler planladıkları zamandan önce harekete geçmek durumunda kaldılar ve öngördükleri destekleri alamayıp , planladıklarını yapamadan böyle de darbe olur mu sorgulanmasına neden oldular.
 
Türkiye bir NATO ülkesi, ABD'nin etkisi ve TSK nın konumlanışı itibariyle yalnızca F. Gülen ve AKP kapışması üzerinden darbe algısının yaratılması inandırıcı olamaz.
 
Esas amacın ne olduğunu önümüzdeki günlerde izlenecek politikalarla ve özellikle Ortadoğu uygulamalarıyla göreceğiz.
 
Bu aşamada öncelikle TSK ve yasal dayanağı olmasa da YARGI ve diğer kamu kurumları içindeki derin tasfiyenin derhal başlaması halka 1 hafta boyunca gündüz iş, gece nöbet çağrısı yapılması, tahkimatın yaygın, etkin ve kalıcı olacağını işaret ettiği kadar AKP nin bu aşamada darbe üzerinden dış dinamiklerle mutabakatı sağladığını ortaya koyuyor.
 
Bu koşullarda sağlanan toplumsal histerik hallerinden de yararlanılarak Önümüzdeki kısa dönemde gündeme gelecek düzenlemeler ve uygulamalar siyasi iktidarın kendine muhalif çevreleri temizlik harekatının derinliğini ve yaygınlığını ortaya koyacak
 
Şurası açık ki bu darbe girişimi ile tanık olduğumuz üzere Meclis, Emniyet, özel harekat gibi kurumsal ve RTE de dahil olmak üzere siyasi aktörlere verilen mesaj yeterince anlamlıydı . Darbenin içinde yer alanlar saldırıda sınır tanımadıklarını ortaya koydular.
 
Cihat çağrıları ile sokak hareketleri ve meydanlardaki gövde gösterileri, dile getirilen talepler ve kıyıcılık örnekleri ile AKP anlayışının demokratik hayatın tesisinde inandırıcı ve sahici olamayacağı da çok açık.
 
Bu militarist, darbeci, tahakkümcü ve pervasız gücün önünde duracak esas güç anti emperyalist, eşitlikçi, barışcı, halkların kardeşliğini ve düşünce özgürlüğünü ilke edinen tutumdur.
-
Bültenimize Katılın